Sabah saat sekiz. Ben henüz uyanmadım bile ama yapmam gereken şeylerin listesi çoktan başladı.
Yataktan kalkmadan önce içmem gereken sıvılar var. Kan şekerimi düzenlesin diye aç karnına ılık su içine elma sirkesi, belki elektrolit. Ama asla ilk iş kahve içmemeliyim, kortizolüm için iyi değil. Uyanır uyanmaz güneşe çıkmam lazım, on beş dakika kadar. Almam gereken vitaminler var, sırası çok önemli: bazıları aç karnına alınmalı, bazıları kahvaltıdan sonra, bazıları ise gece yatmadan önce. Cildimde en büyük farkı yaratacak kremler var, hangi sırayla süreceğim de ayrı bir mesele. Kalorimi takip eden uygulamam, adımlarımı sayan saatim, uykumun evrelerini ölçen yüzüğüm...
Bir de alarm meselesi var. Zart diye çalan bir alarmla şok içinde uyanmamalıymışım. Odaya yavaş yavaş güneş doğuyormuş gibi ışık veren bir cihaz almalıymışım. Bunu da bir podcast’te duydum.
Hiçbirini yapamadığım sabahlar var. Uyanıp direkt telefonumu açtığım ve yatağın içinde dakikalarca ekran kaydırdığım hafta sonlarım mesela. O günlerde işte, sırf bunu yaptığım ve “mükemmel sabah rutinim”deki diğer adımları yapmadığım için kendimi kötü hissederek başlıyorum güne.
Sosyal medyada karşılaşmışsındır mutlaka, görünüşünü maxle, bakışını maxle, sabahını maxle, pazar gününü maxle, yaz mevsimini maxle... (İngilizceleriyle looksmaxxing, eyemaxxing, morningmaxxing, sundaymaxxing, summermaxxing…) Bombardıman halinde geliyor bunlar. Her şeyi max’lemem gerekiyor çünkü herkes max’liyor ve herkes benden daha iyi?
Hepimiz kendimizi bir startup sanıyor olabilir miyiz?
Ben bu maxxing çabasının, sürekli performans gösterme halinin sebebinin şu olduğunu düşünüyorum; hepimiz kendimizi “startup” sanıyoruz.
Sürekli iterasyon halinde olan, sürekli metrik ölçen, sürekli büyümesi gereken bir şirket sanıyoruz kendimizi… Sürekli performans göstermek zorunda olan bir startup…
Bir startup’ın yatırımcıları vardır, o yatırımcılar sayesinde büyür. Peki bizim yatırımcılarımız kim? Kim için bunca performans?
Bizi izleyen var, değerlendiren var, dışarıdan bakıp eleştiren var. Ama sermaye koyan bir yatırımcımız yok. Sen görünüşünü maxlediğinde kimsenin getirisi artmıyor. Sabah rutinini en optimize haline getirdiğinde kimse temettü almıyor. Sadece sen, çok yoruluyorsun.
Ve şu çok önemli: startup’lar burnout olmuyor. İnsanlar oluyor.
Bir startup tükendiğinde kapanır, kurucular başka bir şey kurar, hikâye devam eder. Sen tükendiğinde başka bir sen kurulmuyor.
Bir de her maxxing hareketinin sonunda bir ürün mutlaka oluyor. Işıklı alarm cihazı, elektrolit tozu, serum, uygulama aboneliği, yüzük, takviye gıdalar... Optimizasyon kültürü tam olarak burada devreye giriyor, seni sürekli eksik hissettiriyor ve eksikliğinin her adımında seni bir ürünle tanıştırıyor. Sen ne kadar çok yetemediğini düşünürsen, o kadar çok satın alıyorsun. Bu yüzden hedef çizgisi hiç sabit durmuyor, maxxing asla bitmiyor; durursa ürün satılamaz çünkü…
Ne maxlemek ne salmak…
Sana neyi söylemeye çalışmadığımın altını çizmek istiyorum. Sana “bırak, hiçbir şey yapma” demiyorum. Savunacağım şey, ne her şeyi performans haline getirip maksimize etmek ne de her şeyi olduğu gibi bırakıp salmak. Savunacağım şey, en çok katkıyı sağlayan eforu, zamanı, parayı ya da direkt kaynağı önceliklemek...
Her gün onlarca kritik karar vermesi gereken bir CEO düşün. Ömrünü hayatının her alanını maxlemeye harcayamaz, önceliklemek zorundadır. Ya da olimpik bir sporcu; vücudunun her parametresini aynı anda zirveye çıkaramaz, yaptığı spora katkısının ağırlığına göre seçer. Bunlar performansın gerçekten önemli olduğu insanlar ve onlar bile her şeyi maxlemiyor.
Biz ise ne için maxlediğimizi bile bilmiyoruz.
O yüzden maksimize etmek değil, optimali bulmak lazım. Ve optimali bulmanın en tembel, en az çabalı ama en güçlü prensibi 80/20 prensibi. Yani diğer adıyla Pareto prensibi.
80/20 nedir?
Pareto prensibi der ki, sonuçların %80’ini aksiyonların %20’si oluşturur. Oran her zaman tam 80/20 olmaz ama kesinlikle 50/50 de değildir. Hayatında her zaman büyük bir çoğunluğa etki eden küçük bir kısım vardır.
Her gün konuştuğumuz kelimeleri düşün. Sir Isaac Pitman, henüz daha Vilfredo Pareto, Pareto yasasını keşfetmeden önce, İngilizcedeki günlük kelimelerin kullanım sıklığını incelemiş ve 700 yaygın kelimenin günlük konuşma ve yazışmaların %80’ini oluşturduğunu fark etmiş. Bu 700 kelime, bir sözlükteki kelimelerin %1’inden daha azı demek bu arada. İngilizceyi bilirsin, kelimelerin okunuşu ve yazılışı arasında çok farklılık olduğundan Isaac Pitman bu karmaşayı sadeleştirmek için 700 yaygın kelimeyi tek bir nokta veya çizgiye indirgemiş ve bu şekilde bu kelimelerin yazımını kolaylaştırmış.
Gardırobunda da aynı yasa uygulanıyor çok büyük bir ihtimalle. Zamanın %80’inde gardırobundaki kıyafetlerin %20’lik seçkin bir kısmını giyiyorsun. Belki bu seçkin kısım toplam kıyafetlerinin içinde çok daha az bir yüzdeye bile sahip olabilir.
80/20’nin uygulandığı başka örnekler:
Toplam satışların %80’ini satışçıların %20’si sağlar.
Toplam gelirin %80’ini müşterilerin %20’si oluşturur.
Kullandığın bir uygulamadaki çökmelerin %80’ini en çok raporlanan %20’lik hatalar oluşturur.
Tüm dünyadaki 6700 dilden sadece 100 tanesi (%1,5) dünyanın %90’ı tarafından konuşuluyor.
Bir konsere gidersen — ne konseri olursa olsun, jazz, rock, pop ya da klasik — konser zamanının %80’inde eski şarkıların çoğunlukla bilinen %20’si çalacaktır.
Yüzyıllardır sürekli yeni teknolojiler ve yenilikler üretiliyor ama bu buluşların çok küçük bir kısmı diğerlerinin toplamından kat be kat daha çok etki ediyor hayatımıza: AI, internet, bilgisayar, nükleer enerji…
Hayat böyle 80/20 örnekleriyle dolu. Ve eğitim konusu bambaşka bir konu olsa da eklemek istedim; biz bu hayata, lisede, Pareto dağılımı yerine normal dağılım öğrenerek başlıyoruz. Hayatla ilgili en önemli şeyleri okulda değil, hayatta öğrenmeye devam ediyoruz…
Hayatındaki bu asimetrileri fark ettiğinde, sonuçlarını daha az efor, zaman, stres ve parayla maksimize edebilirsin.
%20’yi bulmak
Şimdi asıl mesele şu ki, bu en önemli %20’yi ben senin yerine bulamam.
Bunu senin bulman lazım. Ve pat diye bulamayacaksın, kafa yorman gerekecek. Otomatik olarak cevabı bildiğini hiç düşünme; kendine düşünmek için zaman ver, biraz yaratıcılığın konuşsun.
Bu arada, dünyada yaratıcı olan ve olmayan diye iki tip insan yoktur. Doğuştan yaratıcı olmak diye bir şey de yoktur. Sadece yaratanlar ve yaratmaya karar vermeyenler vardır.
Nasıl bakacaksın peki?
Hayatını alanlara böl ve her alanda tek bir soru sor: bu alandaki sonuçlarımın %80’ini hangi %20 üretiyor?
Bir şirket sahibiysen, gelirinin %80’ini hangi %20’lik müşteri kitlesi getiriyor?Max’lemen gereken segment o. Hepsi değil.
Freelance çalışıyorsan, bugüne kadar sana en çok getiriyi sağlayan işlerin %20’si hangileriydi? Hangi konuydu, hangi tür içerikti, hangi tip müşteriydi?
Görünüşünü maxlemek istiyorsan (ki bu meşru bir istek, sonuçta güzellik primi gerçek bir şey…) şunu sor, kendimi kötü hissettiren şeylerin %80’ini hangi tek problem üretiyor? Belki akne. Belki dişler. Buna odaklan. Burnunu, çeneni, kaşını, hepsini aynı anda değil.
Ve en önemlisi, yeteneklerini fark et, diğerlerinden daha kolay, daha iyi yaptığın o küçük yetkinlikler neler? Seni sen yapan, seni diğerlerinden ayıran şeyler hangileri?
Çünkü her şeyi maxlemeye kalkarsan, hiçbir zaman diğerleri kadar iyi olamayacağın alanlarda tükeneceksin. Ve o tükeniş sadece seni yormayacak, gerçekten iyi olduğun şeylere karşı da seni küstürecek…
Ah o “Atomik Alışkanlıklar”
James Clear’ın Atomik Alışkanlıklar‘ını okudum, alışkanlıklarımı baştan kurmaya çalıştım. Yetmedi, çalışma kitabını da aldım. Sonra sabah beşte kalkıp meditasyonla güne başladığım bir dönem oldu. Meditasyon biter bitmez hazırlanıp evle iş arasındaki bir buçuk saatlik yolun üzerindeki spor salonuna gidiyor, 7:30 WOD’una yetişiyordum. CrossFit sevenlere selam olsun…
Teoride kusursuz bir sabahtı. Uyanış, zihin, beden, sonra iş. Anlatınca da kulağa çok iyi geliyor.
Pratikte ise sorun spor salonunun soyunma odasında hazırlanıp ofise gittiğim o günlerde, kendimi “harika hissetmem” gerekirken masada yorgunluktan gözlerimin kapanmasıydı.
Ama asıl bedeli o bile değildi.
O dönem ailemi ihmal ettiğimi çok net hatırlıyorum. Öyle yoğun, öyle benmerkezci bir rutindi ki, hayatımın belki de en önemli ilişkisini ikinci plana attım. Her şeyi maxlemeye çalışırken, gerçekten %80’imi taşıyan %20’yi elimin tersiyle ikinci plana attım.
İşin acı tarafı şu, o rutindeki her adımı tek tek savunulabilirim. Meditasyon iyidir. Spor iyidir. Erken kalkmak çok iyidir. Hiçbirine “bu saçmalık” diyemem. Ama hepsi bir aradayken, toplamı benim için iyi değildi. Çünkü ben o listeyi öncelikleyerek değil, üst üste yığarak kurmuştum…
Sen bir startup değilsin. Shareholder’ın yok, sadece seni izleyip yorum yaptıklarını düşündüklerin var. O yüzden her şeyi değil, sadece seni sen yapan %20’yi maxle…
Hayatının hangi %20’si, kalan %80’ini yönetiyor? İlişkilerinde, işinde, sağlığında, kendini geliştirdiğin alanlarda neyi önceliklendirmek istersin?
Cevabını zaten bildiğini düşünme. Otur, üzerine düşün, uzun uzun yaz. Bu, hayatının en önemli sorularından birisi. Cevabın zaman alması şart…



"Teoride kusursuz bir sabahtı. Uyanış, zihin, beden, sonra iş. Anlatınca da kulağa çok iyi geliyor.
Pratikte ise sorun spor salonunun soyunma odasında hazırlanıp ofise gittiğim o günlerde, kendimi “harika hissetmem” gerekirken masada yorgunluktan gözlerimin kapanmasıydı."
Pareto'yu neden dikkatli uygulamak gerektiğinin en somut ve gerçek kanıtı bu. Sana vaadi seni iyi hissettirmek, max'lemek, prime dönemlerini yaşatmak ya da onlara döndürmek olan genel geçer rutinlerin kurucusunda bıraktığı etkiyi kendinde bulamadığında "bi dk ya" oluyorsun. Her şeyi doğru yaptım, her şeyi zamanında yaptım, eksiksizdi. Ama öyle hissetmiyorum. Yine mi bende sorun var?
Hissetmiyorsun çünkü.. Hayatta sadece tek bir gerçek yok. Bunu ben demiyorum, Ağlat Ağacı'nın köprü sahnesinden bir replik. Hayatın ve bireyin yaşam özgünlüğünü ayaküstü anlatıp seni şöööööööööööyyle bi' silkeyelen cinsten.
Kalemine sağlık, Hande.
Sana katılıyorum. Kendi hayatımızı maksimize etmeye çalışırken hayatımızdaki en önemli şeyleri ve insanları ihmal edebiliyoruz. Biraz denge meselesi geliyor bana. O dengeyi kurmak da o kadar kolay değil aslında. `Hayatının hangi %20’si, kalan %80’ini yönetiyor? İlişkilerinde, işinde, sağlığında, kendini geliştirdiğin alanlarda neyi önceliklendirmek istersin?` bu çok güzel bir soru. Cevabı dediğin gibi derin düşünme gerektiriyor.