Henüz 8 yaşındasınız. Sadece misafirler geldiğinde açılan salonda top oynarken bir vazoyu yere düşürüp kırdınız. Anneniz koşarak geldi, “Ne oldu?” dedi. Vazo yüz parçaya ayrılmış vaziyette yerde ölümünü ilan ederken annenize cevap verdiniz: “Hiçbir şey?!”
Konu duygularımızı fark etmeye ve onlarla ilgili konuşmaya geldiğinde, hâlâ 8 yaşındaymışız gibi davrandığımızı düşündüğünüz oluyor mu? İple çektiğiniz o cumartesi buluşmasının son anda iptal edildiğini öğrendiğinizde, saatler harcayarak hazırladığınız yemeğe eşinizin işi uzadığı için geç kalacağını duyduğunuzda ya da özenle saatlerinizi verdiğiniz projenize kimseden yorum gelmediğinde...
Tüm bunlara ilk anda verdiğiniz tepki “hiçbir şey” değil mi?
Zor Konuşmaların Temelinde Duygular Vardır
Duygularımız çoğunlukla yüzeyde değil, derinlerde yer alır. Ama zor konuşmaların temelini duygularımız oluşturur. Problemi çözmek, duygulardan bahsetmekten daha kolay görünse de problemin kalbinde çoğu zaman duygular bulunur.
Duygulardan bahsetmeden problemi çözdüğümüzü sadece sanırız. Gerçekte duygular ne kadar bastırılırsa, gün yüzüne çıkacak yeri ve anı o kadar bulurlar. Pasif agresiflik, konuşulmamış ya da fark edilmemiş duygular yüzünden yaşanır. Duygularınız sesinizin tonundan sızabilir, titremesinden anlaşılabilir, yüz ifadenizden belli olabilir; vücut diliniz sizi ele verebilir. Sarkastik, agresif, sabırsız ya da defansif şekilde konuşabilirsiniz. Tüm bunlar problemi çözmek yerine çoğunlukla daha da karmaşıklaştırır.
Saklamak Değil, Saklayamamak Sorun Olduğunda
Bazılarımız için sorun duyguları saklamak değil, saklayamamaktır. Gözyaşlarına boğulmadan anlatamayız, öfkemize yenik düşmeden durumu yönetemeyiz... Ancak gözyaşı dökmemizin ya da öfkelenmemizin sebebi, duygularımızı çok fazla yaşıyor olmamız değil, onları çok nadir ifade ediyor olmamız olabilir. Uzun zamandır hissettiğiniz duyguları açıklamak yerine bastırmayı seçiyorsanız, bir gün patlamalarına tanık olmak çok da şaşırtıcı olmaz.
Her ne kadar bu görüşe çok katılıyor olsam da tam burada psikolog Adler’in ısrarla savunduğu aksi bir görüşten de bahsetmek isterim. Adler der ki: Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun -herhangi bir anı, travma ya da ne derseniz deyin- bunların hiçbiri şu anki davranışlarınızın açıklaması olamaz. Geçmişiniz bugününüze karar veremez; bunu siz yaparsınız. Yapma sebebiniz de travmanız değil, aksine sizin belirlediğiniz bir hedeftir.
Şöyle örnekleyelim: Bir restorana gittiniz, garson yemeğinizi getirdi ve masaya koyarken takılıp tüm tabağı üzerinize boca etti. Tertemiz, ışıl ışıl kıyafetiniz mahvoldu; bir anda öfkelenip garsona bağırdınız. İşte Adler der ki, bu öfkeli bağırışın asıl amacı garsonu cezalandırmak, onu ezmek, sizin emrinize sokmaktır. Bunu bir düşünce deneyiyle bir adım ileri götürür: Garson yerine patronunuz üzerinize bir şey dökseydi, ona da öfkeyle bağıracak mıydınız? Cevabınız hayırsa, “bir anda öfkelendim, parladım işte” demekten daha derin bir şeyler yaşamış olabilir misiniz? Garsona öfkelenmeyi bilinçaltınızda seçmiş olabilir misiniz?
Öfkelenmeden ya da ağlamadan kendimizi ifade edemediğimize inanıyorsak, bu eylemleri seçmemizin bir amacı olabilir mi? Kendi adıma, “asla olamaz” diyemem.
Duygular Sarmalını Çözmek
Çoğu zor konuşmanın temelini duygular oluştursa da duygularımızı keşfetmek basit değildir. Aslında sadece öfke hissetmeyiz; duygular bundan daha karmaşıktır. Kendimizi değersiz hissettiğimiz için karşımızdakine öfkelenirken aynı zamanda utanmış, güveni sarsılmış, ihanete uğramış ve hatta bir yanımız “gerçekten değersiz” olabileceğimize inandığı için üzülmüş de hissedebiliriz. Tüm bu duyguları belirlemek zordur; ancak kendinize biraz zaman verirseniz bu duygular sarmalını açmanız ve gerçekte ne hissettiğinizi görmeniz, nasıl aksiyon alacağınızı da belirleyecektir.
Duygular düğümünü çözerken hangi duygularınızı ifade etmeye izniniz olduğunu da fark edeceksiniz. Örneğin “erkek adam ağlamaz” mı dersiniz; ağlarsanız utanır mısınız? Öfkenizi göstermek çok olağanken utancınızı ya da başarısızlığınızı paylaşmaktan çekinir misiniz? Kime hangi duygularınızı gösterebilirsiniz? Neden diğerlerini göstermekten çekinirsiniz? Duygular meselesini irdeledikçe tüm bunlar size görünür olacaktır.
Suçlamadan Dile Getirmek
Zor konuşmaları yönetebilmek için duygularımızı fark ettikten sonra onları dile getirmemiz gerekir. Ancak dile getirirken “suçlayıcı” bir tavır asla işe yaramaz. “Umursamazın tekisin” yerine “kendimi değersiz ve yalnız hissettim” demeniz, karşınızdakinin defansif olmasını önler.
Duygularımız, Kendimize Anlattığımız Hikâyeden Beslenir
Hepimiz hissettiğimiz duygunun tartışılamaz, statik ve doğru olduğuna inanırız. Ancak bir önceki yazıda belirttiğimiz gibi; bizim sahip olduğumuz bilgi, onu yorumlama şeklimiz ve ulaştığımız sonuç ile karşımızdaki kişinin bilgisi, yorumu ve sonucu farklı olabilir. İkimiz de merdivenin bambaşka yerlerinde duruyor ve birbirimize inandığımız hikâyenin kendi versiyonlarını fırlatıyor olabiliriz. Bir önceki yazıyı henüz okumadıysanız;
Konu duygularımız olduğunda, hangi duygumuzun kendimize söylediğimiz hangi hikâyeden beslendiğini fark etmemiz önemlidir. Okyanusta yüzdüğünüzü hayal edin. Karşınıza bir köpek balığı çıktığını gördüğünüz an şok içinde kalıp korkuyla dolabilirsiniz. Şimdi aynı durumdaki sizin, su altı canlılarını çok iyi bilen bir bilimci olduğunuzu varsayalım. Gördüğünüz köpek balığının, insanlardan çekinen hatta neredeyse korkup kaçan Karayip resif köpek balığı olduğunu fark ettiğinizde, korkunuzun bir anda yok olup yerini meraka bıraktığını görmek sizi şaşırtmayacaktır. Yani o anda hissettiğiniz duygu da kendinize söylediğiniz hikâyeden besleniyor…
İlk Adım: Hikâyenin ve duyguların farkına varmak
Ne oldu konuşmasında da bahsettiğimiz gibi, ilk adım kendimize söylediğimiz hikâyenin farkında olmak olmalıdır. Bu hikâyeyle birlikte neler hissediyoruz? İnandığımız hikâyeye hangi duygularımız eşlik ediyor? Karşımızdaki kişinin inandığı hikâye ne olabilir? O, bu hikâyeyle birlikte hangi duygular içinde olabilir? Sadece kendi hikâyemize ve duygularımıza değil, karşımızdakinin hikâyesine ve duygularına da yer verdiğimizde, onları merak ettiğimizde, zor konuşmaların üstesinden gelmenin ilk adımını tamamlamış oluruz.
Sonraki Adım: Varsaydığımız “niyetleri” fark etmek
Sonraki adımımız, karşımızdaki kişiye atfettiğimiz niyetleri fark etmek olmalı. Hangi duygularımız, bizim varsaydığımız niyetlere dayanıyor? Hangi varsayımlar bizi hangi sonuçlara, hangi duygulara yönlendiriyor?
Burada en sevdiğim ilkelerden biri olan Hanlon’un Usturası’ndan bahsetmek istiyorum: Aptallıkla veya yetersizlikle açıklanabilecek bir şeyi asla kötü niyetle ilişkilendirmeyin. Bir insan size zarar veren ya da saçma gelen bir şey yaptığında, hemen size karşı komplo kurduğunu veya fesatlık düşündüğünü varsaymayın. Çoğu zaman mesele sadece beceriksizlik, cehalet veya saf dikkatsizliktir.
Son Adım: Kendi katkımızı görmek
Son olarak, bu anlaşmazlığı besleyen kendi katkımızı görebilmeliyiz. Soruna olan kendi katkımızı görebiliyor muyuz? Bu katkımızı, karşımızdakini suçlamadan dile getirebiliyor muyuz?
İnsan olmak zor, bunu hep dedik. Duygularla baş etmek çok zor. Ama insan olmanın güzelliği de tüm bu zorlukların üstesinden gelebilmekte, gelebilecek adımları birlikte atabilmekte…
Yeni yazıda görüşmek üzere!




