Merhaba!
Bu hafta, uzun zamandır yazmak istediğim bir konuya nihayet sıra geldi; konumuz rahatsız edici konuşmalarda ustalaşmak…
Bize okuduğumuz okullarda ya da ev içinde aldığımız eğitimde çok da öğretilmediğine inandığım “dünyada varolmak için bilinmesi gerekenler” başlığı altındaki en önemli konulardan biri zor diyalogları yönetebilmek…
Harvard Müzakere Projesi’nden çıkan Zor Konuşmalar (Difficult Conversations) kitabını bu yüzden okumaya başladım. Yazarlardan Sheila Heen ve ekibi, binlerce çatışmayı inceledikten sonra çok çarpıcı bir şey fark etmiş; Konusu ne olursa olsun, her zor diyalog aslında aynı iskeletin üzerine kurulu.
Yani yaşadığımız her diyalog aslında bu üç diyalogtan biri ya da birileri:
“Ne Oldu?” diyaloğu: En görünür katman. Kimin ne dediği, kimin haklı olduğu, kimin suçlu olduğu üzerine, herkesin kendi gerçek versiyonunu savunduğu tartışmalar...
Duygular diyaloğu: Yüzeyin hemen altında akan duygusal enerji diyebiliriz bunlara. Kırgınlık, öfke, ihanet hissi… Çoğu zaman açıkça konuşulmaz ama konuşmanın her cümlesine sızar. Hatta pasif agresif dediğimiz “yöntemin” tam olarak cümlelerimizden ya da davranışlarımızdan sızan duygular olduğunu biliyor muydunuz?
Kimlik diyaloğu: En derin katman. Tartışmanın içimizde tetiklediği bizim kişiliğimizle ilgili o sessiz soru: "Bu durum benim hakkımda ne söylüyor? Ben iyi bir insan mıyım, yetkin miyim, sevilmeye değer miyim?"
İş yerinde bir proje kavgası da olsa, eşinizle bulaşık tartışması da olsa, altta yatan yapı hep bu üçlüden biri ya da bunların kombinasyonları.
Bugün bu serinin ilk katmanına, yani en görünür olanına odaklanacağız: “Ne Oldu?” diyaloğu. Hani şu “sen öyle dedin”, “hayır ben öyle demedim” diye başlayan, herkesin kendi gerçeğini masaya koyduğu katman...
“Gerçekler” hakkında tartışmıyoruz aslında
İlk önemli farkındalık şunu anlamakla başlıyor bence; zor bir diyalogda gerçekleri tartıştığımızı sanırız ama aslında kendi inandığımız hikâyeleri tartışırız. Ne olduğuna, ne olmakta olduğuna ve bundan sonra ne olması gerektiğine dair kendi anlattığımız hikâyeleri...
Peki iki insan aynı olayı yaşayıp nasıl bambaşka iki hikâyeyle çıkıyor oradan? Kitapta bunu açıklamak için merdiven yapısından bahsediliyor;
Çıkarım Merdiveni (Ladder of Inference).
Beynimiz bilgiyi şu basamaklardan geçirerek işliyor:
1. Mevcut veri: En altta, o an deneyimleyebileceğimiz bütün bilgi duruyor.
2. Veri seçimi: Bu devasa havuzdan her birimiz minicik bir dilim seçip sadece ona dikkat ediyoruz. Neye göre? Rolümüze, geçmiş deneyimlerimize, o gün canımızı neyin sıktığına göre...
3. Yorumlama: Seçtiğimiz o dilimi, dünyanın nasıl işlemesi gerektiğine dair yazılı olmayan iç kurallarımızla yorumluyoruz.
İç kurallarımız meselesine biraz daha yakından bakmak istedim. Çünkü çoğu tartışmanın sebebi de bu bizden başka kimsenin bilmediği iç kurallarımız. Birisi bir buluşmaya 5 dakika geç kaldığında sizin iç kuralınız “gecikmek bekleyene çok büyük kabalıktır, geciken insan sizi umursamıyordur” ise ve bu kuralı karşınızdaki kişi bilmiyorsa tüm o buluşma boyunca yaşadığınız gerginliği bu sefer “kendisine yapılan bir kabalık” şeklinde yorumlayabilir. İçinden çıkılmaz döngüleri görebiliyor musunuz? İnsan olmak gerçekten zor…
4. Sonuç: Ve tepede bir sonuca varıyoruz: “Bu toplantı tam bir zaman kaybıydı.” “O beni umursamıyor.”
Sorun şu: Zor diyaloglarda karşılıklı olarak kendi merdivenimizin en tepesinden konuşuyoruz. Yazarlar buna “sonuç takası” diyo; sen kendi sonucunu bana fırlatıyorsun, ben kendiminkini sana. Ama merdivenin alt basamaklarını, yani hangi veriyi seçtiğimizi ve onu nasıl yorumladığımızı hiç açmıyoruz tartışma boyunca.
Yazarlardan Heen’in kendi hayatından bir örnek var ki bayılıyorum: Trafikte ilerlerken oğlu Ben arka koltuktan “yeşil yandı anne!” diyor, Heen ise kırmızı olduğuna emin. İkisi de haklı. Çünkü Ben oturduğu yerden karşı yönün ışığını görüyor, Heen ise bir gün tesadüfen arka koltuğa oturduğuna farkediyor bunu. “Nerede oturduğun, ne gördüğünü belirler.” Bu cümleyi bir kenara yazın derim.
Hikâyemizi sabote eden üç tuzak
“Ne Oldu?” katmanında anlattığımız hikâyemiz ise, üç zihinsel tuzakla sabote oluyor:
1. Doğruluk varsayımı: Her birimiz haklı olduğumuz noktaya kilitlenir, kendi perspektifimizin tek doğru olduğunu varsayarız. Tartışmaya girerken cebimizdeki gizli inanç hep aynıdır: “Ben gerçekleri görüyorum; o görmüyorsa ya bilgisi eksik ya da art niyetli.” Bu yüzden bütün enerjimizi karşımızdakini ikna etmeye harcarız, onun merdiveninden dünyanın nasıl göründüğünü ise hiç merak etmeyiz. Hâlbuki ikimiz de gerçeğin değil, kendi seçtiğimiz veri diliminden kurduğumuz hikâyenin savunuculuğunu yapıyoruzdur.
2. Suçlama çerçevesi: Enerjimizi “bu kimin hatası?” sorusuna harcarız. Suçlamanın altında iki gizli varsayım yatar: Birileri bir standardı ihlal etti, “yanlış” yaptı ve bunun için cezalandırılmalı. Bazen resmen (kovulmak gibi), bazen gayriresmî olarak (küskünlük köşesine gönderilmek, özür dilemeye zorlanmak gibi)... Ama kimse bu etiketi kabul etmez; çünkü hiçbirimiz kendimizi tek sorumlu hissetmeyiz, kendi davranışımızı hep karşı tarafın yaptığına verilmiş bir tepki olarak görürüz.
Burada iki tanıdık karakterden bahsetmekte fayda var:
Suç yönlendiriciler: Herhangi bir tartışmada parmağıyla hep dışarıyı gösterenler; durum, teknoloji, diğer insanlar... Anlık olarak rahatlatıcı olsa da uzun vadede felç edici, çünkü kendilerini dünyanın kurbanı olarak görüp kendi değiştirebilecekleri şeyleri hiç göremiyorlar.
Suç emiciler: “Tamam, benim hatam” demeye hazır olanlar. Liderlik erdemi gibi görünse de, karşı tarafı kendi payından tamamen muaf tutuyorlar. Ve bu rol zamanla yorucu ve ilişkiyi kemiren bir şeye dönüşüyor.
3. Niyet spekülasyonu: “Neden bu kadar imkânsız biri?” diye içimizden sorar, karşımızdakinin motivasyonu hakkında hikâyeler uydurur ve bu görünmez varsayımları kanıtlanmış gerçekler gibi kullanırız. Hâlbuki bir insanın gerçek niyeti, kendisinden başka kimseye görünmez. Birinin “neden” öyle davrandığını bildiğimizi sandığımız anda, aslında onun karakteri hakkında bir hikâye uyduruyoruzdur ve tam olarak birini savunmaya geçirip öfkelendirmenin en garantili yolu da budur. İşin mekaniği çok net; Kendimizi niyetimizle, başkalarını üzerimizdeki etkileriyle yargılarız. Ben geç kaldıysam trafik yüzündendir; o geç kaldıysa saygısızdır...
Tanıdık geldi mi?
Peki ne yapacağız?
Kitabın önerdiği dönüşümler aslında birer zihniyet değişimi:
“Haklıyım”dan meraka: Amaç karşımdakini yanıldığına ikna etmek değil, durumu neden bu kadar farklı gördüğünü anlamak. Merak, kibarlık olsun diye takınılan bir poz değil; elimde yapbozun sadece birkaç parçası olduğunu samimi olarak kabul etmek. Karşımdakinin merdivenini keşfe çıkmak: “Sen hangi veriyi gördün? Onu nasıl yorumladın? Benim kaçırdığım ne var?” Bu sorular sorulduğu anda konuşmanın hedefi değişiyor artık bu savaşı kazanmaya değil, resmin tamamını birlikte kurmaya çalışıyoruz.
Suçlamadan ortak katkıya: Yüzde elli-elli olması gerekmiyor ama ikimiz de bu duruma gelinmesinde bir şey yaptık ya da yapmadık. Soru “suçlu kim?” değil, “hangi davranış kombinasyonu bizi buraya getirdi?“ Bu sorunun sihri şurada; problem nesneleşiyor. “Problem sen misin, ben miyim?” kavgasından çıkıp, problemi ikimizin de karşısına koyuyoruz. Artık masanın karşı taraflarından birbirimize parmak sallamıyoruz; aynı tarafa geçip önümüzdeki soruna birlikte bakıyoruz. Suçlama geçmişe ve cezaya dönükken, probleme yapılan ortak katkıyı görebilmek geleceğe ve çözüme dönük.
Kendi payını önce sen üstlen: Yazarlar buna “çıkarına aykırı beyan” diyor. Hatanı, o an işine gelmese bile kabul etmek, güven inşa etmenin en hızlı yollarından biri. Neden bu kadar güçlü? Çünkü karşındaki, senden tam tersini bekliyor: savunma, bahane, karşı saldırı... Sen tam o anda “şurada benim de payım var” dediğinde, bütün savunma senaryosu boşa düşüyor. Üstelik insanlar ayna gibidir; sen payını üstlenince karşındakinin de üstlenme ihtimali ciddi biçimde artıyor. Tek dikkat edilecek şey dengeyi kaçırmamak, her şeyi tek başına üstlenirsen, yukarıda bahsettiğim “suç emici” rolüne kayar ve karşı tarafı kendi payından tamamen muaf tutmuş olursun.
Niyet ile etkiyi ayır: Kendimizi niyetimizle, başkalarını ise üzerimizdeki etkileriyle yargılarız. Üstelik kötü etkiyi, kötü niyetin kanıtı sayarız: “Madem canımı yaktı, demek ki beni umursamıyor.” Hâlbuki bu iki şeyi ayırmak gerekiyor. “Bencilsin” demek yerine, “bu kararı bensiz almana şaşırdım ve üzüldüm“ diyebilmek... İlki bir karakter suçlaması, ikincisi ise duyulabilir bir cümle çünkü kimse karakterini savunmak zorunda kalmıyor, sadece somut bir etkiyi duyuyor.
Burada kitabın önerdiği “ve duruşu” çok kıymetli: Karşındakinin iyi niyetli olması VE davranışının seni kırmış olması, aynı anda doğru olabilir. Aynı şey senin için de geçerli, özür dilerken niyetini savunmak yerine, iyi niyetine rağmen yarattığın kötü etkiyi kabul etmek, konuşmayı bambaşka bir yere taşıyor. Haklısın AMA yerine haklısın VE ben de kötü hissettim gibi bir cümle yapısından bahsediyoruz. Arada hep “ve” olmalı, “ama” değil…
Buzdağının görünen kısmı
Şunu da ekleyelim: “Ne Oldu?” katmanı buzdağının sadece görünen kısmı. Altında Duygular diyaloğu var, konuşulmayan kırgınlık ve hayal kırıklığı, yüzeye suçlama olarak sızıyor. Daha da derinde Kimlik diyaloğu var: “Ben iyi bir insan mıyım?” sorusu. Basit bir “ne oldu” tartışmasının neden bu kadar yüksek gerilimli hissettirdiğinin cevabı da işte burada. Bu iki katmanı önümüzdeki yazılarda tek tek açacağız.
Ben bu modeli öğrendiğimden beri, tartışmanın ortasında kendime şunu sormaya çalışıyorum: “Şu an merdivenimin hangi basamağındayım ve karşımdaki hangi veriyi görüyor da ben görmüyorum?” İtiraf edeyim, her zaman beceremiyorum. Ama çalışıyorum. Tüm mesele de bu değil mi?




devamını merakla bekliyorum.. dehbli bir birey olmama rağmen yazıdan nerdeyse hiç kopmadan okuyabildim. elinize sağlık 🙏🏻
Harry Potter’da Dumbledore, Ron’a Püfür’ü (Deluminator) miras bıraktığında ona sadece karanlığı çeken bir cihaz vermemişti; ne zaman kaybolsa, yolunu ve nereye ait olduğunu hatırlatacak bir ışık kaynağı emanet etmişti.
Yazılarınızı okurken sık sık bu hediyeyi düşünüyorum. Zihnimin karıştığı ya da bir konuda yolumu bulmakta zorlandığım anlarda, kaleme aldığınız düşünceler ve sunduğunuz perspektif tam olarak bu işlevi görüyor: Bir ışık yakıyor, yönümü bulmamı sağlıyor ve düşüncelerime berraklık getiriyor.
Fikirlerinizi paylaştığınız, zihnime ve yoluma bu ışığı tuttuğunuz için yürekten teşekkür ederim.
İyi ki yazıyorsunuz.