Yeni bir haftadan merhabalar!
Radical Acceptence kitabını okudukça meditasyona döndüm bu hafta. İçimdeki Buddha’yı anıyorum sık sık meditasyonla :) Dünyada savaşlar varken, ülke krizle boğuşuyorken, pandemi illeti yakamızdaki ellerini gevşetmemişken daha iyi bir zamanlama olamaz dedim ve içime döndüm. Evet.
Nassim Taleb’in “Meditasyon, insanın kimseye zarar vermediği narsist olma hâlidir.” minvalindeki yorumunu da ekleyerek özsever dünyamdan çıkıp sizinle bir şeyler paylaşmaya geldim :)
Birazdan burada;
Tam anlamıyla bir kaosun ortasında resim yapan ve bunu yaparken insanlara ilham olan çılgın ressam Brian’ı
Kendini baştan yaratan startup kadın Elizabeth Holmes’un reçetesini okuyacaksınız.
Haftaya görüşmek üzere!
💰 Günlük hayatta kullanılabilecek finans analojisi:
Asimetrik risk bahisleri/fırsatları:
Yatırımcıya, parasını yatırarak aldığı riski telafi etmek için bir getiri (faiz, temettü vb) verilir. Risk ne kadar büyük olursa, yatırımcının ihtiyaç duyacağı getiri de o kadar yüksek olur.
Teoride, mükemmel bir piyasada yatırımcı riski ve yatırımcı getirisi her zaman birbirini yansıtır. Buna simetrik risk/getiri denir.
Ancak iyi yatırımın "sırrı", riskin/ödülün simetrik olmadığı yatırımları bulmaktır.
Amaç, riskin büyük ama ödülün küçük olduğu yatırımlardan kaçınmak ve ödülün büyük ama riskin küçük olduğu yatırımları bulmaktır. Risk/ödül birbirini yansıtmadığı için bu dengesiz yatırımlar asimetrik olarak adlandırılır.
Özetle asimetrik risk, potansiyel kayıp ve potansiyel kazancın arasındaki dengesizliktir.
Yatırımınızın potansiyel kazancı 10X’ken, olabilecek potansiyel kayıp 3X olduğunda örneğin, bu yatırımı yapmalısınız :)
Bu analojiyi hayata nasıl uyarlamalı diye düşündüm biraz. Günlük hayatta alabileceğim hangi kararlar linear değil, üstel bir geri dönüş sağlayabilir? Hangi insanlara, hangi kitaplara, hangi yeteneklere zaman ve para harcamalı ki potansiyel kazancım kaybımın çok üstünde olsun?
Önerileriniz varsa mail’e cevap olarak yazın :)
🤡 Amacı uğruna içindeki ateşi harlayan bir artist biyografisi
Brian Rutenberg’ün ilginç ve bir o kadar ilgi çekici video serilerine denk geldim Youtube’da.
Brian biraz aykırı. Biraz da deli bence. Ama anlattıkları o kadar ilgimi çekmeye başladı ki, size de anlatmam lazım.
Brian bir ressam. Jenerasyonunun en iyi ressamlarından hem de. New York’ta yaşıyor. Her sabah 7:10’da uyanıyor. Uyanır uyanmaz doğrulup bir süre tavana bakıyor sadece. Sonrası otomatik… Yatağını topluyor, dişlerini fırçalıyor, yüzünü yıkıyor ve spor salonuna gidip 20 dk spor yaptıktan sonra aynı restoranda aynı insanlarla aynı kahvaltıyı etmek için buluşuyor. Kahvaltısı bittikten sonra stüdyosuna gidiyor.
Önce masasındaki kağıt yığınları arasından yapılması gereken önemli şeyleri hallediyor:
Sonra öğle yemeğini yiyor. Hep aynı saatte, 12:45’te.
Sonra çizmeye başlıyor.
Sanat icra etmediğini, bir şeyler ürettiğini söylüyor Brian. Çünkü sanat bir yalandır diyor. Sanat yalandır evet ama dünyayı da sanat kurtaracak diye de ekliyor.
Brian’ın “stüdyom” dediği yer ise tam bir keşmekeş. Her yer pislik içinde, her yer, her yerde ama Brian mutlu. Nereye gittiğini, ne yapmak istediğini biliyor Brian.
Hep çok hoşuma gider böyle insanlar. O kadar emin ki yeni bir resime başladığında ne ortaya çıkarmak istediğinden, o kadar güveniyor ki kendisine “sanatçı blok”una takılmadan, ertelemeden, her gün aynı şeyi tekrar tekrar yaparak sonunda resmi teslim edeceğinden… O kadar emin ki hayatın onu nereye götürdüğünden ve en önemlisi o kadar biliyor ki “Brian’ın kim olduğunu” ve kendi potansiyelini nasıl gerçekleştirebileceğini…
“If I were the moon, I know where I’d fall down.” - D.H. Lawrence
“Ay olsaydım, nereye düşeceğimi bilirdim.”
Bu sözü çok düşünmüş Brian, özellikle “artist olarak otantik hâlinizi hangi durumlarda ortaya çıkarabileceğinizi bilmeniz gerekli” diyor.
Dünya sizi umursamıyor, inanın bana diye ekliyor, siz kimsiniz bunu bulun önce;
Atomik bir çalışma disiplini olmadan dünyadaki tüm yetenekler anlamsızdır.
Ressam olmanın tek yolu resim yapmaktır. Bu, başka hiçbir şey yapmamak anlamına gelir.
Hayatın tek metası zamandır. Zamanını nasıl harcıyorsun?
Stüdyosundaki tüm o dağınıklığa zamanla saygı duymaya başlıyorsunuz. Brian’ın kimseye bir şey kanıtlamaya ihtiyacı yok çünkü, bembeyaz duvarlarda, bembeyaz kesme mermerlerle kaplı stüdyosunda “resim yaparken beni bi çek” konseptli pozlar vermeye de ihtiyacı yok. Brian sadece “bir şeyler” yapıyor. Ortaya çıkardığı şeye önem veriyor, onu çıkarırken etrafta yarattığı pisliğe değil.
Yeni bir fırça aldığı zaman yaptığı ilk şey fırçanın sapını ortadan ikiye ayırmak oluyormuş. Bunu aletlerine yaptığı bir saygısızlık olarak görmüyor, aletleri yeni diye onlara “kıyamamaktan” ya da onlara olması gerektiğinden daha fazla özen göstererek “asıl işi” yapamamaktan korkuyor. Aletlerine değil onların yaptığı şeye saygı duyuyor.
Hata yapmaktan korkmamayı öğrenmiş Brian. Sesinizi bulmanın en iyi yolu birçok şey yapıp ekseriyetle mahvetmektir diyor.
Bir amaca sahip olmak “ilham” sahibi olmaktan çok daha önemli Brian’a göre.
İlhamı sizi bir şey yaptırmaya ikna eden dışsal bir etki olarak yorumluyor Brian. Amaç ise içinizde yanan, tamamen sizinle ilgili bir şeydir diyor. On yıllarca aynı odaya gelip aynı şeyi yapmak için içinizde harlanan bir ateş...
Brian youtube videolarını insanların içlerindeki yaratıcılığı açığa çıkarmak için, onlarla sohbet ederek bunca yıldır biriktirdiği “hayat notlarını” paylaşmak için yapıyor. Her birinde hayata ve ona dair daha çok şey öğreniyorsunuz ve cesur olmaya başlıyorsunuz. Brian o pisliğin içinde yaptıysa, ben de yapabilirim diyorsunuz 🙂
Brian’ın videolarına zaman buldukça bakın, stüdyosuna konuk olun, bırakın anlatsın…
🦄 Kendini baştan yaratan CEO
Beni tanıyan herkes startup dünyasını ne kadar çok sevdiğimi bilir.
Özellikle Silikon Vadisi startup’larının başarı hikayelerine, batış hikayelerine, ihtiraslarına, hırslarına, azimlerine ayrı bir ilgi duyarım. (Ama neden?)
Steve Jobs’un iPhone’u ilk tanıttığı anı izleyebilmek çok keyifli değil mi ama sizce de? Ya da ünlü Stanford konuşmasını…
Ya da Airbnb’yi, bir tasarım konferansına gelen insanlara boş odalarını yere şişme yatak atarak kuran kurucularının hikâyesini bilmek çok keyifli değil mi? Değilse bir şey demeyin üzülürüm.
Elizabeth Holmes’un hikâyesi de çok ilgimi çekiyor.
Parmaktan alınan bir damla kanla birçok kan testini yapabildiğini iddia eden teknoloji şirketi Theranos’un kurucusu ve CEO’suydu Elizabeth.
9 milyar dolarlık değerlemeye ulaşan şirketi sayesinde bir dönemin en zengin kadınlarından sayılan Elizabeth, dolandırıcılıktan yargılandı ve suçlu bulundu.
Theranos’un aslında vadettiği şeyi yapamaması bir yana, yaptığını iddia ettiği dönem boyunca bunca yatırım alması oldukça ilginç. Yatırım yapan şirketlerin bu kadar az araştırma yaparak, sadece “söylentilere inanması” ve milyarlarca dolar verebilmesi yaşadığım dünyayı sorgulatıyor bana.
Her neyse konumuz Theranos’dan ziyade Elizabeth bu yazıda.
Steve Jobs’a çok benzeyen tavırlarıyla, Steve gibi üzerinden çıkarmadığı siyah kazağıyla, diyaframdan çıkardığı kalın ses tonuyla Elizabeth kendisini baştan yaratmış ve olmak istediği başarılı CEO profili için oldukça uğraşmıştı.
Elizabeth’in günlük rutinini yazdığı kağıt parçasını paylaşmak istiyorum sizinle. Kendisini başarılı yapabilmenin reçetesini şöyle oluşturmuş;
sabah 4:00 - uyan & şükret4:00-4:15 - yüzü yıka, üzerini değiştir4:15-4:45 - meditasyon, aklını temizle4:45-5:20 - spor5:20-6:20- duş, hazırlık, paylaş, mükemmel6:20-6:30 - dua et6:30-6:45 - kahvaltı (muz, ?)6:45 - Theranos’a gidişöğle yemeği: tofu’lu tabuli salatası, yeşil içecekakşam yemeği: brokoli, ?En vurucu tarafları ise kendisine yazdığı sözler;
Kelimesi kelimesine dediğim her şeyi yaparım.
Bir dakika bile geç kalmam.
Heyecan göstermem. Sakin, direkt, duygusuzumdur.
VARSA YOKSA THERANOS.
Düşünmeden hareket etmem.
Reaksiyon göstermem.
Her zaman proaktifimdir.
Her rastlantının sonucunu bilirim.
Tereddüt etmem.
Sürekli karar alırım, gerekliyse değiştiririm.
Duygularımı katmadan, anında geribildirim veririm.
Çok az konuşurum. Konuşmam gerektiğinde kısa ve net olur.
Saçmalığı anında söylerim.
Ellerim her zaman cebimdedir ya da hareketlidir.
Her zaman andayımdır.
Her ne kadar dolandırıcılıktan yargılansa ve suçlu da bulunsa, Elizabeth Holmes başarılı olmak için çok uğraştı. Kendisinden yepyeni bir insan yarattı. Bu reçeteye de harfi harfine uymaya çalıştı - biraz alkol aldıktan sonra kalın sesinin gittiğini yerine tiz tonlu konuşan Elizabeth geldiğini bilen Theranos çalışanlarının olduğunu da eklemeden geçmeyeyim.-
Elizabeth Holmes’un hikâyesini anlatan The Dropout dizisi yayın hayatına başlamış bile. Ben izlemeye başladım. Beğenirsem mutlaka haber veririm :)
Beğendiyseniz paylaşmayı unutmayın!
Namaste.








