Çok sevdiğim bir arkadaşım bana “kendisini dönüştüren” bir kitap hediye etti. Kitabı büyük umutlarla okumaya başladım, çıta çok yüksekti. Ben de onun gibi hemen değişip dönüşecektim.
Dönüşmeyi bırak, kitabın sonunu getiremedim.
Bazı cümleler vardır, seni çok etkiler ama başkasına hiçbir anlam ifade etmez.
Bazen de hayatındaki bazıları senin diyemediklerini bilir, anlatamadıklarını çözer, tüm hislerine tercüman olur.
Birileri sayfaların ötesini okumaya başlar çünkü; yazılmayanları da görür, anlatılmayanları da hisseder. Kitaptaki karakterin söyleyemediklerini de bilir, karşısındaki insanın anlatırken inkâr edip bastırdığı her şeyi sezer.
Konuştuğumuz dil, okuduğumuz ya da duyduğumuz sözcüklerin düz anlamının ötesine geçer çünkü; kendi duygularımızı, anılarımızı ve hayal gücümüzü işin içine katmayı gerektirir.
Bilinç akışımızın esas olarak içsel bir monologdan, belki bazen karşılıklı bir sesin de eklenmesiyle bir diyalogdan oluştuğunu, ama mutlaka sözcüklerden kurulu olduğunu varsaymıştım önceleri. Bazıları için düşüncenin sözcükten ziyade imge olarak belirdiğini okudum sonra. Ama düşüncelerimin büyük kısmının, sözcükten önce çoğu zaman imge ya da kavram olarak belirdiğini biliyorum şimdi. Sözcükler ise sonradan, bir tür ek düşünce olarak arkadan sürükleniyor. Neredeyse geç kalınmış bir şekilde yerleşiveriyor sözcük oraya.
Hani dilinin ucuna gelen bir sözcük olur, bir türlü diyemezsin onu ama bilirsin zihninde nedir o. İşte böyle bir geç kalınmışlık hissiyle geliyor zihnime sözcükler.
Buna karşılık ChatGPT, Claude ve Grok gibi bugünün büyük dil modelleri (LLM’ler) metni anında üretiyor. Çünkü devasa miktarda metnin insanlar tarafından toplanmasına, hazırlanmasına ve gerekli algoritmik ön işlemden geçirilmesine dayanıyorlar. Ve her bir token için yapılan istatistiksel tahminlere göre, düşünmeden ya da anlamadan, kusursuz bir dizilimle akıcı metinler döküyorlar önümüze.
O kadar iyiler ki bu modeller, işin nereye gideceğini bilemiyorsun, biraz insanlık için endişeleniyorsun; dediği her şeyin doğru olduğuna eminsin çünkü.
Ama sevgili okur, düşünce sözcüklerden oluşmuyor. Düşünme eylemini biz insanlar da sözcüklerle yapmıyoruz. Bu yüzden yapay zekânın hiçbir zaman düşünemeyeceğini anlatacağım bugün sana.
Seni ikna etmek için de filozoflardan yardım alacağım. Bugün konuğumuz Wittgenstein olacak.
Wittgenstein’ın Dil Oyunları Kuramı
Yirminci yüzyılın başında, mühendislik öğrencisi olan Ludwig Wittgenstein, Cambridge’de ünlü matematikçi ve filozof Bertrand Russell’ın öğrencisi olduktan sonra felsefeye yönelir. Russell onu daha ilk anda “tutkulu, derin, yoğun ve baskın” bir dâhi olarak tanımlar.
Wittgenstein, kendisinden önceki felsefe geleneğinin tümüyle dışında kalan özgün ve derin düşünüşüyle tanınır. İlk felsefi kitabı, 32 yaşındayken yayımlanan 75 sayfalık Tractatus Logico-Philosophicus (Mantıksal-Felsefi İnceleme) olur. Bu kitapla birlikte felsefeye dair tüm sorunları çözdüğüne inanır ve felsefeyi bırakır.
Köy öğretmenliğine başlar ve Avusturya’nın ücra köylerinde yaklaşık altı yıl ders verir. Ama Wittgenstein bir öğretmen olabilecek kadar sabırlı ve sakin değildir. Şikâyetler alınca öğretmenliği bırakır ve Cambridge’e geri döner; yıllar sonra da orada felsefe profesörü olur. İkinci başyapıtı olan ve ancak ölümünden sonra, 1953’te yayımlanan Felsefi Soruşturmalar, dilin gerçekte ne olduğuna ve nasıl işlediğine dair çok keskin bir kavrayış sunar.
Temel savı şudur: dilin anlamı, insanların onu gündelik hayatta kullanışı yoluyla, paylaştıkları bağlamlar ve pratikler içinde aktarılır. Dilin aynı zamanda bir kafes olduğuna inanır; hiçbirimizin kaçamadığı bir kafes...
Wittgenstein’a göre dil, doğası gereği bulanıktır, sınırları belirsizdir; bir kavramın eksiksiz tanımını veremez. Wittgenstein şöyle ekler:
69. Birine oyunun ne olduğunu nasıl açıklardık? Sanırım ona oyunları betimlerdik ve betimlemeye şunu eklerdik: “Bu ve buna benzer şeylere ‘oyun’ denir.” Peki kendimiz bundan fazlasını biliyor muyuz? Yalnızca başkalarına oyunun tam olarak ne olduğunu söyleyemiyor muyuz? Ama bu bir bilgisizlik değildir. Sınırları bilmiyoruz, çünkü hiç çizilmemişler. Yineleyeyim: Bir sınır çizebiliriz — özel bir amaç için. Kavramın kullanılabilir olması buna mı bağlı? Hiç de değil! Belki yalnızca o özel amaç için.
Ayrıca sözcükleri benzer örneklerle ilişkilendirerek düşündüğümüzü ya da anladığımızı belirtir. Wittgenstein bunlara “aile benzerlikleri” adını verir ve bu aileler çoğu zaman birbirleriyle örtüşür:
66–67. … karmaşık bir benzerlikler ve kesişmeler ağı görürüz: büyük ölçekte ve küçük ölçekte benzerlikler. Bu benzerlikleri nitelemek için “aile benzerlikleri”nden daha iyi bir ifade düşünemiyorum; çünkü bir ailenin üyeleri arasındaki çeşitli benzerlikler — yapı, yüz hatları, göz rengi, yürüyüş, mizaç vb. — tam da böyle örtüşür ve kesişir. — Ve diyeceğim ki: “Oyunlar” bir aile oluşturur.
Erdem, adalet, iyilik ya da güzellik gibi kavramların Platon’dan bu yana iki bin yılı aşkın süredir tartışılıp bir türlü sonuca bağlanamamasının nedeni budur. Wittgenstein bunların imkânsız görevler olduğunu savunur; çünkü “… nedir?” sorusu, bağlamından koparılarak en baştan yanlış sorulmuştur ve filozoflar aslında var olmayan mutlak bir tanımın peşinde koşmaktadır.
Bu nedenle Wittgenstein dili “oyunlar” olarak adlandırır. Metni üreten ya da alan oyuncuların onu nasıl oynadığına bağlı oyunlar. Farklı hayat ve eğitim geçmişlerinden gelen insanlar, bu oyunları toplumsal ve kültürel bağlamlara göre farklı oynar. Burada “kanıt” kelimesini örnek verir: kanıt kelimesini bir polis, bir hukukçu ya da bir doktor tamamen farklı şekilde kullanabilir, der.
“Aslanlar konuşabilseydi, dediklerini anlamazdık,” der Wittgenstein. Aynı şekilde aslanlar da bizi anlamazdı.
Ruhi Çenet bir belgeselinde Hadza kabilesinin hayatını konu edinmişti. Kabilede yaşayanların kullandığı dil daha çok seslerden ve ıslıklardan oluşuyor. Bir tercüman yardımıyla kabileden küçük bir gence hayallerinin ne olduğunu sordu. “Hayal”in ne anlama geldiğini bilmeyen genç, soruyu anlamakta çok zorlandı. Dillerinde hayal kelimesinin olmayışı beni o kadar sarstı ki idrak edemedim. Beni en çok etkileyen de şuydu: kelimenin tanımı kendisine yapıldığında bile hiçbir anlam ifade etmemesi, “hayal diye bir şeyi neden düşüneyim ki” demesi. Hayal etmeye ihtiyaç duymamışlar. Anlamı mı olmamış, yardımı mı dokunmamış bunun onlara?
İnsanların bitmek bilmeyen, verimsiz tartışmalara girip birbirlerinin üstüne konuşmasının bu kadar yaygın olmasının nedeni de budur. Aynı dili konuşsalar da farklı oyunlar oynamaktadırlar. Ağlayan bir çocuğa annesinin “merak etme, iyi olacaksın” demesi bundandır; iyi olup olmayacağını bilemez ama “sakinleştirme oyunu”nu oynuyordur. (Ayrıca zor diyalogların üstesinden gelmekle ilgili bir rehber istersen: https://akilmodelleri.substack.com/p/zor-diyaloglar-yonetme-rehberi)
Daha da önemlisi Wittgenstein, dil oyunlarını sıradan “yaşam biçimlerimiz” içinde; jestlerimiz, yüz ifadelerimiz, duygularımız, duyumlarımız ve eylemlerimiz aracılığıyla oynadığımızı söyler. Başka bir deyişle dil oyunları, sözcüklerin ve cümlelerin ötesinde, bedenlenmiş insan etkinliklerinin hepsini kapsar.
Wittgenstein insan zihninin daha derinlerine indiğinde, dilin birçok durumda zihinsel halleri betimleyecek ya da birbirinden ayıracak sözcüklerden yoksun olduğunu da bulur. Örneklerinden biri “kahvenin kokusu”dur:
610. Kahvenin kokusunu betimle! — Neden yapılamıyor bu? Sözcüklerimiz mi eksik? Peki ne için eksik? — Ama böyle bir betimlemenin nihayetinde mümkün olması gerektiği fikrini nereden çıkarıyoruz? Hiç böyle bir betimlemenin eksikliğini duydun mu? Kokuyu betimlemeyi deneyip başarısız oldun mu?
Pek çok koku için doğru sözcüklerden yoksun oluşumuz gerçekten şaşırtıcı. Tek yaptığımız, kokuyu ya nesnenin adıyla tanımlamak ya da başka duyulardan ödünç almak: taze, çiçeksi, baharatlı vb. Yine de kahve içenler “kahvenin kokusu” ifadesini kendi geçmiş deneyimlerine dayanarak anlar.
Aynı sözcük, kişiden kişiye farklı düzeyde bir anlayış ve buna eşlik eden farklı zihinsel haller uyandırır. Wittgenstein ayrıca çoğu zaman dille düşünmediğimizi de doğrular. “Umuyorum, hissediyorum, inanıyorum…” gibi bir şey söylemeden önce bunun düşüncelerimizde bir his olduğunu, nihayet kurulan cümleden çok daha az somut olduğunu belirtir:
(Felsefi Soruşturmalar, II. Kısım, 102) Şöyle düşünüyorum bunu: İnanmak bir zihin halidir. Sürüp gider; üstelik bunu örneğin bir cümlede dile getirme sürecinden bağımsız olarak.
Çağının çok ilerisinde olan Wittgenstein, dilin yarattığı yanılsamayı delip geçer. Felsefi Soruşturmalar‘da dilin sabit ve kesin bir iç yapıdan yoksun olduğuna dikkat çeker. Dil bir kafestir, der; ondan kurtuluş yoktur.
Cümlelerin doğruluğu ve düzeni, insanda dilin derinliğine dair bir yanılsama yaratır. Bu da filozofları, dilin kendisinde altta yatan bir öz ve gizli bir düzen keşfedebilecekleri inancına sürükler; oysa Wittgenstein böyle bir şeyin yanılsama olduğunu anlatır. Aynı şekilde, bugünün LLM’lerinin akıcılığı da tam da Wittgenstein’ın uyardığı yanılsamayı yaşatır bize. Bu sistemler tümüyle dilin içinde işler ve çeşitli dil örüntülerine ve kurallarına fazlasıyla iyi uydukları için anlamlı görünen cümleler üretirler.
Dil, insan bilincinin ve deneyiminin yalnızca küçük bir parçasıdır. Amaçladığımız anlamı, onu iletmek üzere dili kurmadan önce belirleriz. Dilimizin ucuna gelmeyen o kelimelerden anlayabiliyoruz bunu. Ya da aklımızdakini anlatmaya başladığımızda zihnimizde kurduğumuz gibi aktaramadığımızda gelen hayal kırıklığını da bu sebeple yaşarız.
Wittgenstein’a göre insanlar dil oyunlarına gerçek bir anlayışa sahip olarak katılır ve yeni deneyimlerden yeni fikirler edinir. Dilin hakiki yaratıcılığı ve özgünlüğü insana aittir.
LLM’ler ise dil oyunlarını taklit eder ama onları yaşamaz. Çünkü duyumlardan, içgüdülerden, duygulardan ve niyetlerden yoksundurlar. İnsan üretimi saf metnin uzayıyla sınırlıdırlar. Dolayısıyla insanların yarattığının ötesinde yeni sözcükler ya da karmaşık his ve duyguların özgün ifadelerini üretemezler. Yalnızca var olan insan üretimlerini kopyalayabilir ya da taklit edebilirler.
Örneğin bir insan “acı” sözcüğünü acıyı deneyimleyerek öğrenir. Bir LLM ise “acı”yı, sözcüğün metinde nasıl kullanıldığını okuyarak öğrenir. İnsanlar kahvenin kokusunu daha önce kokladıklarını hayal ederek anlar; bir LLM bunun nasıl bir his olduğunu anlayamaz.
Hakikat ve anlam, insanın gerçek dünyayla etkileşiminden doğar. Bu çerçeveden baktığımızda LLM’ler bir tehdit değil, yalnızca yararlanılacak bir araç olur. Özünde hesap makinelerinden ya da uçaklardan farklı değildirler. Belirli işleri insanlardan çok daha iyi yapabilirler ama yine de insanın denetimindeki aletlerdir. Onları insanlarla kıyaslamak yerine, uygun koşullarda ve doğru beklentilerle en iyi nasıl kullanılacaklarını belirlemeye odaklanmalıyız; çünkü hep dediğimiz gibi aslolan insan yargısıdır.
Dil beni büyülüyor.
Her ne kadar bir kafes olsa da, seçilen kelimelerin yetersizliği bir yana, güzelliği de çok şey değiştiriyor.
Bir cümle duyduğumuzda “daha iyi ifade edilemezdi” deyişimiz bundandır. Kelimeler her ne kadar düşüncelerimizin temelini oluşturmasa da, düşüncelerimizin aktarım biçimi olarak elimizde henüz daha iyisi yok.
Dili iyi kullanmak, iyi sözcükler seçebilmekten geliyor. Bu sözcükler oynadığımız dil oyununu belirliyor ve Wittgenstein’ın da belirttiği gibi insanlar bu oyunlara gerçek bir anlayışa sahip olarak katılıyor, yeni deneyimlerden yeni fikirler ediniyor. Dilin hakiki yaratıcılığının ve özgünlüğünün insana ait olduğunu biliyor ve bir adım öteye taşıyarak, Lao Tzu’ya atfedilen şu güzel döngüyle sonlandırıyorum bu yazıyı:
“Düşüncelerinize dikkat edin, kelimelerinize dönüşürler. Kelimelerinize dikkat edin, eylemlerinize dönüşürler. Eylemlerinize dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşürler. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinize dönüşürler. Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşürler.”


