Diyelim ki önünde iki seçenek var:
Partnerin seni aldattı.
Partnerin uzaylılar tarafından kaçırılıp, geçici olarak zihin kontrolüne maruz bırakıldı.
İlk seçenek tek bir varsayıma dayanır. Partnerin tahmin ettiğinden daha kötü bir insan... Bu son derece olası, dünyanın herhangi bir yerinde her gün yaşanabilecek acı verecek bir varsayım.
Ancak ikinci seçenekte varsayımlar zinciri mevcut. Uzaylılar var. Dünya’dalar. Onları tespit edemedik ya da tespit ettik ama Amerika hepimizden saklıyor yani dev bir komplo var. Zihin kontrol teknolojisi mümkün, uzaylılar bu teknolojiye sahip. Uzaylılar seninle veya partnerinle ilgileniyor ve bir sebepten ötürü sizi ayırmak istiyorlar.
Ockham’ın Usturası bize der ki: İkinci senaryonun aksini gösteren hiçbir kanıt olmasa bile, ilk senaryoyu doğru kabul ederek başlamak zorundasın.
Bugün zihninin oldukça seveceğine inandığım kestirme yollardan birinden bahsedeceğim. Doğru kullanıldığında seni saatlerce, bazen yıllarca boşa emekten kurtaracak; yanlış kullanıldığında ise - yanlış kullanımı çok yaygın aman dikkat- zihnini kesip yaralayabilecek bir ustura: Ockham’ın Usturası.
Ockham’ın Usturası ne der, ne demez
Önce doğru bilinen yanlış tanımdan bi kurtulalım;
“En basit açıklama genellikle doğrudur.”
Bu cümle oldukça yanlış. Sadece yanlış değil, tehlikeli de. Çünkü basitliği direkt olarak doğrulukla eşdeğer kılıyor. İnsan beyni bir şeyin doğru olduğunu hissettiği an, onu yanlışlamanın yollarını aramayı bırakıyor. Zihin bir kere “anladım” mesajını verirse, o kapılar kapanıyor.
Üstelik “basit” dediğimiz şeyin ne olduğu da düşünüldüğü kadar net değil.
“Mısır tarlasındaki çemberleri uzaylılar yaptı” cümlesi basit görünür. Beş kelimedir. Ama içinde uzaylıların varlığı, dünyaya gelmeleri, mısır tarlasıyla ilgilenmeleri gibi birçok varsayım taşır. Cümlenin kısalığı (ve anlaşılabilirliği) ile iddianın sadeliği aynı şey değildir.
Biraz açalım.
Felsefede “ustura” (razor) kavramı, olası olmayan seçenekleri elemeye yarayan zihinsel bir filtre olarak kullanılır.
Adını, on dördüncü yüzyılda yaşamış İngiliz Fransisken (İsa’nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritler) rahibi ve filozof William of Ockham‘dan alır. Ama ona atfedilen o meşhur Latince cümle “Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem”, yani “gereksinim yoksa varlıklar çoğaltılmamalıdır” Ockham’ın kendi metinlerinde bu şekliyle geçmez.
Aslında bu fikri ilk dile getiren Aristoteles‘dir.
Aristoteles, “Doğa ne kadar mükemmelse, işleyişi için o kadar az araca ihtiyaç duyar” demiştir.
Newton da, Principia‘da aynı fikri kendi diliyle yazar: doğal şeyleri açıklamak için hem doğru hem de yeterli olandan fazla neden kabul edilmemelidir.
Şimdi doğru tanıma geçelim:
Aynı gözlemleri açıklayan ve aynı tahmin gücüne sahip hipotezler arasında en az varsayımı olanla başlanmalıdır.
Vurgu “başlama” kelimesinde.
Ustura aslında hangi hipotezin doğru olduğunu söylemez, hangi kapıyı önce çalman gerektiğini söyler. Bir doğruluk yasası değil, bir sıralama kuralıdır.
Olasılık vergisi
Eve geliyorsun. Mutfakta turşu kavanozunun kapağı açık duruyor.
Birinci hipotez: Eşin turşu yemiş, kapağı kapatmayı unutmuş.
İkinci hipotez: Eve gizlice bir hırsız girmiş. Değerli hiçbir şeye dokunmamış; canı turşu istemiş; kavanozu açmış; turşuyu yemiş ve seni kışkırtmak için kavanozu tezgahın üstünde açık bırakıp gitmiş.
İkinci hipoteze inanmak için altı ayrı şeyin aynı anda doğru olması gerekiyor. Her birinin kendi başına olma olasılığına oldukça cömert davranıp yüzde seksen ihtimal versen bile, hepsinin aynı anda olabilmesi için ayrı ayrı olma olasılıklarını birbiriyle çarparak yüzde yirmi altıya düşersin.
Buna olasılık vergisi diyoruz. Hikayene eklediğin her varsayım, o hikayenin gerçekleşme ihtimalinden kesilen bir vergi haline geliyor. Hikayen zenginleştikçe gerçekleşme olasılığı fakirleşiyor yani.
Ve usturanın anlattığı şey şu: ikinci hipotezi çürütmek zorunda değilsin. Sadece en ucuz soruyu önce sormalısın.
“Turşu kavanozunu sen mi açık bıraktın?”
Beş saniye. Bedava. Ve büyük ihtimalle olay çözülecek.
Popper’ın bilimselliği
Bilim felsefecisi Karl Popper, basit teorileri tercih etmemizin sebebini biraz daha bilimsel bir yerden açıklar. Ona göre basit teoriyi seçiyoruz çünkü daha çabuk çürütülebiliyor.
Az varsayımı olan bir hipotez, dünyanın nasıl davranabileceğine dair daha çok kısıtlama getirir. Daha çok şey iddia eder, dolayısıyla daha hızlı yanlışlanır.
Fizikçiler Hendrik Lorentz ve Albert Einstein, ışık hızına yaklaşıldığında uzay-zamanın büzüleceğini ve zamanın yavaşlayacağını matematiksel olarak aynı şekilde bulmuşlardır. Ancak Lorentz, bu durumu açıklamak için evrende var olduğunu ampirik duyularımızla asla kanıtlayamayacağımız gizemli bir "Eter" (The Ether) maddesi varsaymıştır. Einstein ise böyle bir sihirli madde varsayımına girişmeyerek denklemleri en yalın haliyle bırakmıştır. Bilim dünyası, "çoğulluk ilkesini" (gereksinim olmadıkça çoğulluk varsayılmamalıdır) ihlal eden Lorentz'in "Eter" varsayımını dikkate almamış ve Einstein'ın rasyonel modelini kabul etmiştir.
Ustura seni salt doğruya götüren bir pusula gibi değil, yanlışlardan hızla kurtulmanı sağlayan bir filtre olarak çalışmalıdır.
Usturanın köreldiği yer
Ockham’ın Usturası’nın asıl tehlikesi, yanlış olması değil, kulağa fazla mantıklı gelmesidir.
Basitlik ve sadelik o kadar mantıklı geliyor ki, insan sorgulanamaz bir yasa sanmaya meylediyor. Ancak gerçek hayat düzensiz, inatçı ve çoğu zaman sadeleşmeye hiç niyeti olmayan bir kaostur.
Usturanın köreldiği yerler şuralardır;
1. Hickam’ın İlkesi: “İnsan canı istediği kadar hastalığa sahip olabilir”
Tıp dünyasında Ockham’a karşı geliştirilmiş en meşhur karşıt görüş, Dr. John Hickam’a aittir ve şöyle der:
“Bir hasta, canının istediği kadar hastalığa sahip olabilir.”
Hastanede sık yapılan hata şudur; hasta ateş, eklem ağrısı ve döküntüyle gelir. Doktor bu üç semptomu birden açıklayacak tek, zarif, nadir bir sendrom aramaya başlar. House izleyenler buradadır belki, tek bir isim, tek bir teşhis, tek bir muhteşem hikayeye odaklanıp, bunu doğrulamaya çalışırlar.
Oysa gerçek dünyada çok daha olası olan şey, hastanın aynı anda hem sıradan bir idrar yolu enfeksiyonu geçiriyor, hem de bundan tamamen bağımsız olarak kronik bir romatizma sorunu yaşıyor olmasıdır. İki ayrı, sıkıcı (yine tam bir House repliği), ilgisiz bir sebep.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu ki doktoru yanlış teşhise götüren şey aptallık değildir. Estetik ihtiyacıdır.
Tek bir açıklamanın her şeyi açıklaması çok güzeldir. Tam yerindedir. Mis gibidir. Zihin bu güzelliği doğrulukla karıştırır. Ve sırf şık bir açıklama bulabilmek için karmaşıklığı reddetmek, tıpta insanın hayatına mal olabilir.
Senin de kendi hayatında bunu yapıyor olduğunu biliyorum ama kanıtlayamam. “Bu ilişki neden yürümüyor?” sorusuna kocaman, çirkin ama tek bir sebep arıyorsun bence. “Bu ekip neden yavaşladı?” sorusuna tek bir günah keçisi arıyorsun. “Neden bu kadar yorgunum?” sorusuna tek bir açıklama getiriyorsun.
Çoğu zaman cevap tek olmaz. Üç tane sıkıcı sebep aynı anda çalışır ve hiçbiri tek başına çok güzel bir hikâye olacak kadar ilginç olmaz.
2. Varsayımı sayma, tart
İkinci körelme noktası daha sinsi, çünkü tam da usturanın kendisiyle yapılıyor.
Bir araba varsayalım, motoru çalışmasın. İki kişi tahmin yürütsün.
Birincisi: Hayatı boyunca hiç motor görmemiş, ömrünü yemek yaparak ve örgü örerek geçirmiş yaşlı bir teyze olsun. Desin ki: “Bence motorun içine taş kaçtı.”
Tek bir varsayım. Basit. Çok kolay.
İkincisi: Otuz yıllık bir tamirci olsun. Motorun sesini dinlesin ve desin ki: “Krank milindeki aşınma segmanları gevşetmiş, yağ basıncı düşmüş, motor bloke olmuş.”
Birbirine bağlı en az birkaç varsayım. Denk gelmiş ve hepsi aynı anda olmuş.
Ockham’ın Usturası’nı harfiyen uygularsak yaşlı teyzemi haklı çıkarmamız gerekir. Onun teorisi “daha basittir.”
Ama hiçbirimiz arabamızı örgü ören teyzeme teslim etmeyiz.
Çünkü bir varsayımın ağırlığı, sayısından gelmez. Arkasındaki tecrübeden gelir. Tamircinin on varsayımının her birinin altında otuz yıllık dinlenmiş motor sesi var. Teyzemin tek varsayımının altında ne var bilemiyoruz.
İnsanların Ockham’ın Usturası’nı en çok kötüye kullandığı yer de tam olarak burası. “Ben basit düşünüyorum” diyerek bilgisizliği bir erdem gibi sunmak yani…
Ockham’ı yanlış kullanan insan aslında usturayı hiç kullanmıyor. O sadece cehaletini sadelik sanıyor.
Sadeliğe fazla düşmenin bedelini bilimin en büyük zihinleri de ödedi. Einstein 1915’te genel göreliliği tamamlayıp denklemlerini evrenin bütününe uyguladığında, evrenin kendi içine çökmesi gerektiğini gördü. Evrenin çökmediğini biliyordu ve yapabileceği en basit varsayımı yaptı: “Evren statik olmalı.” dedi. Denklemi bu basit teoriye uydurmak için de kozmolojik sabit denen yapay bir düzeltme ekledi. Hubble evrenin genişlediğini gösterince bu basitleştirmeden vazgeçti ve bu yaptığını hayatının en büyük hatası olarak andı…
Peki nasıl yapacağız?
Buraya kadar hala benimleysen, anlattıklarım kafanı biraz karıştırmış olabilir.
Önce karmaşık açıklamalara hemen atlama, en ucuz soruyu sorarak başla dedim. Sonra gerçek hayat zaten karmaşıktır, tek zarif açıklama yoktur, bence biraz sal dedim.
Ama aslında bir çelişki değil bu. Sıralama meselesi.
Charlie Munger’ın çok sevdiğim bir tanımı var latticework of mental models yani “zihinsel modellerin örgü ağı” gibi çevirebiliriz. Munger der ki, elinde tek bir model varsa gerçekliği o modele uydurmaya çalışırsın. Elinde çekiç varsa her sorun çivi gibi görünür sana. Modelleri bir ağ gibi ördüğünde ise hangisinin nerede işe yaradığını görmeye başlarsın.
Bu yazıyı hazırlarken ilgimi çeken bir konsepte denk geldim. Biraz fazlaca dramatik olabilir ama şöyle: “Bir fikrin tamamen karşıtı da çok iyi fikirdir.” Örneğin bir restoranda müşterinin menüden yemek seçmesi iyi bir fikirken, müşteri yerine şefin yemeği seçmesi de iyi bir fikirdir.
Ben de bu yazıda usturayı tek başına değil, antisiyle birlikte kullanmanı öneriyorum.
İki filtreyi bir sıralama şeklinde kullanmayı yani:
A Filtresi: Ockham’ın Usturası. Başlarken.
B Filtresi: Anti-Ockham. Büyütürken.
A Filtresi: Kurarken ustura
Bir işe, bir projeye, bir hipoteze başlarken ustura senin en iyi filtreleme mekanizman olarak çalışır.
En az varsayımla başlayıp, en ucuz şekilde bir testle doğrularsın. Devasa bütçeler ve yıllarca sürecek varsayımlar kurmak yerine, en yalın şekilde yanlışlanabilir bir prototiple fikrini deneyebilirsin. Fikir bu en sade şekliyle pazara çıktığında çuvallıyorsa, kocaman bir sistemi inşa etmeden hızlıca başarısız olmuş ve pahalı olan kaynağını korumuş olursun. Popper’ın dediği şeyin iş hayatındaki karşılığı bu olur; hipotezini hızlıca çürütürsün.
Her sistemde, sırf havalı göründüğü için eklenmiş özellikler vardır. Kimsenin bakmadığı bir dashboard mesela ya da sırf “olsun” diye alınan bir üçüncü parti yazılım ya da üç kişilik ekipte dört katmanlı onay hiyerarşisi… Bunlar değer üretmez, sadece sistemdeki aktör sayısını artırır. Sistemdeki her aktör de birer bozulma noktasıdır.
Önemli bir metrik alarm verici şekilde düştüğünde, sebebini aramaya en dramatik hipotezle başlama örneğin. Bilgisayarın kapandığında “İş arkadaşım bana komplo kurdu” hipotezini test etmeden önce fişin yanlışlıkla çekilip çekilmediğine bak mesela.
Ürün metriklerinde de aynısı geçerli. Bir gün aniden verilerde düşüş gördüğünde veri toplama mekanizmasını bozacak bir şey mi oldu yoksa gerçekten kullanıcıların hepsi o gün gitmeye mi karar verdi?
B Filtresi: Büyütürken merak
Sistem büyüdükçe ve özellikle içine insan girdikçe A filtresi çalışmayı bırakır. Çünkü sistem doğası gereği kompleksleşir.
Teorik fizikçiler arasında meşhur bir fıkra var. İneklerinin süt verimini artırmak isteyen bir çiftçi fizikçilerden yardım ister. Fizikçiler haftalarca çalışır, sonunda heyecanla yanıt verirler: “Çözümü bulduk! Ama çözüm, ineği boşlukta dönen bir küre şeklinde varsaydığımızda çalışıyor.”
Laboratuvarda idealize edilmiş model kurmak faydalıdır. O modeli olduğu gibi kaotik gerçek dünyaya taşımak ise modelin muhtemel çöküşüyle son bulur. Çünkü gerçek dünya sürtünmelerle, pürüzlerle ve küresel olmayan ineklerle doludur.
Sistemi büyütürken farkında olmak gereken şeyler var:
Sistem direnç üretir (Le Châtelier İlkesi). Kimyada bir sisteme dışarıdan baskı uyguladığında, sistem o baskıyı azaltacak yönde karşı tepki verir. Organizasyonlar da böyledir. Katı kurallar, mikro-yönetim ya da yukarıdan dayatılan yapay hedefler olduğunda sistem bunlara karşı kuvvet üretir. İnsanlar inisiyatif almayı bırakır, veriyi süslemeye başlar, ya da sadece susar. Bu karmaşık dengeyi hesaba katmadan atılan her “basit” adım ters teper.
30 saniyede asansör pitch’i tuzağına düşme. Karmaşık bir şeyi otuz saniyede anlatmaya zorlandığında, anlattığın şey artık o şey değildir. Fizikçilerin bir kısmının kendi buluşlarını “iki cümlede özetleyin” taleplerine direnmesi bu yüzdendir. Pazar analizini, ürün karmaşıklığını ya da bir insanın davranışını tweet’e sığdırdığında elindeki şey bilgi değil, mini bir slogan olur.
Ve asıl mesele: geçiş anı
A filtresinden B filtresine geçiş anı, düşünmemiz gereken en önemli an.
Geçiş kuralı şu olamlı: sisteme insan girdiği an filtre değişir.
Bir hipotezi test ederken, bir şeyin neden bozulduğunu ararken, bir fikri ilk kez sınarken A filtresini kullanmalı. Ne zaman ki o hipotez insanların alışkanlığına, korkusuna, statüsüne ya da kimliğine dokunuyor, işte orada A filtresi işe yaramaz olur.
Çünkü teknik sistemler sade olabilir. İnsan sistemleri sade olmaz.
Uygulamadaki bir butonun neden çalışmadığını ustura ile bulabiliriz. Ekibin o butonu üç aydır neden yapmadığını ustura ile bulamayız.
Kişisel ilişkilerdeki en önemli ustura: Hanlon’ın Usturası
Ockham’ın usturasının salt insan ilişkilerine tutulmuş şekline Hanlon’ın Usturası deniyor ve şöyle özetleniyor:
“Aptallıkla açıklanabilecek bir şeyi kötü niyete yorma.”
Biri sana zarar veren bir şey yaptığında zihnin hemen en karmaşık hipotezi kurar: bunu bilerek yaptı, planlıydı, arkasında bir hesap var, intikam kokusu alıyorum, belki başkalarıyla konuştu, belki uzun süredir bunu düşünüyordu…
Gördüğümüz gibi yine birçok varsayım var. Yine olasılık vergisi devrede.
Basit hipotez ise şu olmalı der Hanlon usturası; karşındaki düşünemedi. Üşendi. Sonucu göremedi. Kendi derdinin içindeydi ve senin nasıl hissedeceğini hiç hesaplayamadı.
İki ustura da meselemiz aynı, en ucuz soruyu önce sormalı.
Ama dürüst olalım, burada da bir B filtresi yani Anti-Hanlon lazım.
Hanlon usturası da her zaman geçerli olmaz tabii ki. Aynı “dikkatsizlik” üçüncü kez tekrarlıyorsa artık dikkatsizlik değildir, burada açık bir örüntü vardır.
Bir davranış sistematik olarak hep aynı kişinin lehine, hep aynı kişi ya da kişilerin aleyhine sonuçlanıyorsa, orada tesadüften fazlası vardır.
Kişisel hayatta usturalara körü körüne sarılmak işe yaramaz. Sürekli “yok canım, kastı yoktu” diyerek kendi gördüklerini yanlışlamak da bir hata biçimidir. Belki de bedelini yalnızca senin ödeyeceğin bir hata...
Kanada’da Duplessis Yetimleri diye bilinen bir skandal var. Binlerce yetim çocuğun akıl hastanelerine kapatılıp istismara uğradığı iddiaları ilk ortaya atıldığında kamuoyu bunu “mantıksız bir komplo teorisi” diye yaftalayıp reddetti. Çünkü inanmak için kilisenin, hükümetin, yargının ve doktorların aynı anda suça ortak olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Onlarca varsayım vardı.
“Devletimiz ve kilisemiz böyle bir şey yapmaz” demek çok daha basitti.
Yıllar sonra o karmaşık hikayenin doğru olduğu ortaya çıktı…
Einstein’ın söylediği düşünülen bir cümle var: “Her şey mümkün olduğunca basit yapılmalı, ama daha basit değil.”
Ockham’ın Usturası ya da başka bir ustura bize gerçeğin ne olduğunu söyleyen sihirli bir değnek değil. Usturalar, zihnini gereksiz yüklerden arındırmayı amaçlayan, yanlış fikirleri hızla elemeni sağlayan, en ucuz soruyu önce sordurtan çok iyi birer filtre olmak için var.
Ve bir usturanın gerçek gücü, ne zaman kullanılmaması gerektiğinin bilinmesinden gelir.
Tek bir modele tapan insan, o modelin köreldiği yerde kalır.
Sadece usturayla düşünen insan karmaşık gerçeği göremez. Sadece “her şey çok karmaşık” diyen insan da hiçbir zaman o ilk adımı atamaz.
Özetle şunu bilmek lazım; en az iki filtresi olmayanın tek filtresi de olmaz.



Yazınızı çok yararlı buldum, aşırı faydalandım. Tam da ihtiyacım vardı. Teşekkürler ❤️
Yazılarınızda bir konuyu sadece tespit etmekle kalmayıp; onu farklı boyutlarıyla katman katman analiz etmeniz, karşıt veya gözden kaçan açıları görünür kılmanız ve en önemlisi içi dolu, uygulanabilir çözüm önerileri sunmanız beni her defasında çok etkiliyor. Bana göre bir yazının en büyük gücü, okura bildiğini sandığı bir konuyu aslında ne kadar yüzeysel değerlendirdiğini fark ettirmesidir. Sizin kaleme aldığınız yazılarda tam olarak bu niteliği buluyorum. Bildiklerimi yeniden sorgulatan, zihnimi tazeleyen ve ufkumu açan bu nitelikli değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim.
Kaleminize ve emeğinize sağlık.