Yeni haftadan herkese merhaba!
Bu hafta iki kitaptan notlar paylaşacağım;
Tara Westover’ın Talebe’si
Napolyon’un özel sekreteri Baron Fain’in; Napoleon: How He Did It
Haftaya görüşmek üzere!
Handegül
Öğrenmeyi öğrenebilmek günümüzde en önemli amaçlardan biri. Her gün bir şeylerin sürekli değiştiği günümüzde bırakın yeni bir şeyler öğrenmeyi, öğrendiğimiz eski şeyleri unutup yenisini üzerine öğrenmemiz gerekiyor. Yani inançlarımızı ve bildiklerimizi yeniden yazmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek en değerli şey…
Tara Westover’ı bu yüzden çok sevdim.
Tara Westover, kendi anılarından oluşan Talebe (Educated) kitabının yazarı.
Talebe, Tara’nın kendini keşfetme yolculuğunu paylaştığı, ailesinin Tara’ya inandırdığı ve doğrusunu yanlış bildiği her inançla yaş aldıkça verdiği mücadeleyi anlatan bir anı kitabı.
Tara’nın normal olmayan bir hikâyesi var;
ABD’nin kuzeybatısında yer alan Idaho’da doğmuş.
7 çocuklu bir ailenin en küçüğü olan Tara, bir dağın eteklerinde büyütülmüş.
Ailesi “normal” diyebileceğimiz bir aile değil. Anne ve babası birçok şeye inanmıyor.
Doktorlar, hastaneler, okullar ya da devletin herhangi bir kurumuna inanmıyorlar.
Çocuklar herhangi bir hastane, doktor görmeden hatta okula da gidemeden büyüyorlar.
Babasının kıyamet gününün yaklaştığına olan inancı da gün geçtikçe artan ciddi bir boyuta ulaşıyor. Hatta öyle ki tüm kazançlarını mahzenlerinde kavanoz kavanoz konserveler, tonlarca şeker, buğday ya da benzeri malzeme istiflemek için kullanıyorlar.
Yerin altına gömülü galon galon benzinleri bile var.
Tara’nın babasının hurdalığı varmış. Okula gitmek yerine tüm çocuklar bu hurdalıkta çalışırmış.
Çok fazla kaza ve patlamalar yaşanırmış hurdalıkta ve tüm bu yaralanmaların sonunda hastaneye gidilmez, evde bitkisel yağlardan oluşan alternatif tıpla iyileştirilirlermiş.
Bir gün Tara’nın ağır bir boğaz enfeksiyonu olmuş ve babası ona en iyi şifanın güneş olduğunu ve Tara’ya güneşin altında ağzını açarak beklemesini söylemiş. Bu şekilde güneş boğazındaki enfeksiyonu düzeltecekmiş.
Kışın ortasında Idaho’da her gün dışarı çıkıp ağzını açarmış güneşe doğru.
Yardımcı olmadığı gibi daha da çok hasta olmuş Tara.
Tara 14 yaşındayken çok büyük bir araba kazası geçirmişler ve evde uygulanan alternatif tıp sonunda Tara’nın boynunda hasar kalmış ve annesi de beynine aldığı hasarlar yüzünden erken unutma, hatırlamama, muhakeme yeteneği kaybı gibi ciddi sorunlarla boğuşmuş.
Daha önce herhangi bir okula adımını atmamış Tara da iki abisi gibi 17 yaşındayken üniversiteye gitmeye karar vermiş. Şarkı söylemeyi çok sevdiği için üniversiteye gitmek isteyen Tara, nasıl daha iyi şarkı söyleyebileceğinin eğitimini almak istemiş.
Üniversiteye girebilmek için matematiği kendi başına öğrenmiş ve ACT’ye hazırlanmış Tara. Brigham Young University’e girebilmeyi başarmış.
Tarihi ilk defa üniversitede öğrenmeye başlamış.
Yahudi Soykırımını bilmiyormuş. Derste bir gün elini kaldırmış ve Holokost’un ne olduğunu bilmediğini söylemiş. Profesör ve sınıf arkadaşları Tara’nın soykırımı inkar ettiğini düşünmüş.
Tara evde kaldığı süre boyunca özellikle abisinden çok eziyet görmüş.
Anne ve babasıyla bu durum hakkında yüzleşmiş. Onlar ise Tara’ya inanmadıklarından onunla konuşmayı bırakıyorlar.
Bu kitabın beni etkilemesinin en önemli sebeplerinden biri kitabın ismi.
Tara’nın kitaba bu ismi (Talebe (Educated)) vermesinin nedeni, eğitimin insanların kendini keşfetme yolculuğuna katkı sağladığını düşünmesi.
Eğitim herkesin hakkı. Dünya üzerinde herkes eğitim görmeli ama gerçekte böyle olmuyor. Eğitim tüm insanlığı eşitleyen bir güce de sahip. Tara’nın anılarından öğrendiğim ise eğitimsiz bir insanının diğerlerinin yanında sahip olduğu muazzam eşitsizlik...
Beni en çok etkileyen diğer şey ise Tara’nın ve kardeşlerinin tüm düşünme şekillerinin ve inançlarının babaları tarafından nasıl şekillendirildiği.
Babası komplo teorilerine inandığı için Tara da inanıyordu. Babası aşı olmaya tamamen karşı olduğu için Tara da olmuyordu. Hatta doktorasını alana kadar da aşı olmamaya devam etti. Fark ettiğinde, babasının etkisinden çıkabilmek için, “Zihinsel kölelikten kurtarın kendinizi. Bizden başkası özgürleştiremez zihnimizi” cümlesini her yere yazdığını okuduğumda, daha çok etkilendim.
“Bizden başkası özgürleştiremez zihnimizi.”
Kitapta dokunduğu pozitif ve negatif özgürlük kavramlarından bahsetmek istiyorum ayrıca.
Pozitif özgürlük insanın kendi kendisinin efendisi olmasıdır, kendini kendisi tarafından yönetebilmesidir. Pozitif özgürlüğün olması; kişinin kendi aklının kontrolünü ele alması, akıl dışı korku ve inançlardan, bağımlılıklardan, batıl inançlardan, kısaca özbaskının tüm formlarından bağımsızlaşmasıdır.
Negatif özgürlük ise, harici engeller ve kısıtlamalardan bağımsız olmaktır. Birey ancak bir eyleme geçmekten fiziksel olarak alıkonmadığı ölçüde özgürdür.
Sizler neler yaşıyorsunuz bilemiyorum ama, benim bir eyleme geçebilmek için beni tutanım, bunu yapamazsın diyenim yok. Fiziksel dünyada yok... Ama kendi kendimin efendisi miyim, bana karışan, benimle konuşan, beni engelleyen hangi insanlar ya da kavramlar var aklımda bundan emin olamıyorum...
Düşünmek için, fark etmek için oldukça güzel bir kitap.
Talebe’yi mutlaka okuyun...
Napolyon Bonapart nasıl başardı?
Napolyon’un özel sekreteri tarafından kaleme alınmış Napoleon: How He Did It kitabından derlediğim notları bulacaksınız bu kısımda.
Napolyon’un özel sekreteri onun tüm çalışma ve düşünme şeklini, günlük rutinlerini paylaşmış bu kitapta.
Napolyon mektuplarını nasıl organize ederdi?
Mektuplarını üç gruba ayırıyor;
Okunmamışlar
Bekleyenler
Cevaplananlar:
Okunmamışlar yığınından bir mektup alıp okumaya başlarmış Napolyon. Mektuba verilecek cevabı sekreterine söylermiş, sekreteri cevabı yazarmış. Daha sonra mektubu yere bırakıp bir sonrakine geçermiş. Napolyon odadan çıktıktan sonra odaya giren bir kişi yerdeki mektupları toplayıp “cevaplananlar” yığınına koyarmış. Napolyon’un sekreteri de verilen cevabın bir kopyasını da kendi arşivleri için hazırlar, kaldırırmış.
Napolyon tüm gününü ve tüm hayatını sadece “düşünmeye” ve “karar vermeye” harcarmış.
Kendisi ne giyeceğini seçmez, ne yemek yiyeceğini bilmez ya da araç kullanmazmış. Tüm bu işleri yardımcılarına yaptırır, kendisi sadece düşünür ve karar verirmiş.
Napolyon’un günlük rutini:
Akşam 10’da yatarmış.
Gece 2’de uyanır, birkaç saat sessizlikte çalışırmış.
Sabah 5’te tekrar uyuyup sabah 7’de uyanırmış.
Uyanır uyanmaz yardımcılardan biri onu giydirirmiş.
8’de masasına gider ve çalışmaya başlarmış.
8-9 arası ilk yaptığı şey mektuplarına bakmak olurmuş.
Her gün 9’da toplantı yaparmış bakanlarıyla. Önceliklerini belirlermiş o günün.
Bu toplantıdan sonra ofise döner ve rapor okumaya başlarmış.
Napolyon bilgiye o kadar açmış ki herhangi bir bilgi kırıntısını bile okumak istermiş.
Tüm detayları ve olan her şeyi okurmuş;
Bakanlarından gelen raporları,
Şehirde neler olduğunu anlamak için Paris’in polis şefinin raporlarını,
Paris’in günlük gazetesini,
Sonra çevirmenleri eşliğinde Avrupa gazetelerini,
Bir önceki günün saray ziyaretçilerinin kayıtlarını bile okurmuş. Saraya kim ziyarete gelmiş, ne amaçla, kimi görmeye gelmiş, her şeyi bilmek istermiş. Böylece bakanları gün içinde ne yapıyor, kimlerle vakit geçiriyor, zamanlarını neye harcıyor bilirmiş.
Hükümette çalışmayan normal insanlardan oluşan bir focus grubu varmış Napolyon’un. Bu insanlar Napolyon’a her gün hükümet hakkında kendilerinin ya da akrabaların görüşlerini iletirmiş.
Öğle yemeğine kadar bu şekilde okumalarla ve mektuplarla geçermiş günü.
Öğlen ise yemeğini her zaman karısı ve oğluyla yermiş. Bu zamanı da karısının da dahil olacağı ya da olduğu işleri konuşarak değerlendirirmiş. Aile portrecisi, müzayede ile ilgili konular ya da özel kütüphanecileriyle ilgili konuşurlarmış.
Kütüphanecisini ayaklı vikipedi olarak kullanırmış Napolyon. Onun her şey hakkında az da olsa bilgi sahibi olmasını istermiş ve doğru yönlendirmesini beklermiş Napolyon’u.
Napolyon kendi kişisel kütüphanesinde sadece tarih kitapları bulundururmuş.
Öğleden sonra “deep work” dediği şeyi yaparmış.
Diplomatik bir sorunu kritik ettiği, yeni bir plan ya da strateji oluşturduğu, ordudaki eğitim için yeni planlar hazırladığı, hazine harcamalarını kontrol ettiği daha titizlik gerektiren konuları öğleden sonra çalışırmış.
Karar almasını kolaylaştıran araçlar ve mekanizmaları varmış Napolyon’un herkes gibi.
Record book dediği kitapları olurmuş. Finansalların yazdığı bir finans kitabı, askeri gelişim bilgilerinin paylaşıldığı ayrı bir kitap, şehir düzenlemelerinin olduğu ayrı bir kitap...
Tüm bu kitaplar Napolyon için detaylı hazırlanırmış ve ilgili kayıtla ilgili birçok parametre barındıran oldukça ayrıntılı kayıtlardan oluşurmuş.
Her bir kitap da oldukça benzer yapıyla oluşturulurmuş ki Napolyon kitabın düzenini anlamak için ekstra bir çaba sarfetmesin...
Napolyon hep aynı şeyleri giyermiş. Çok basit ve çok düz şeyler… Bu düz kıyafetleri tamamlayan bir şapkası olurmuş her zaman.
Akşam yemeğini sarayda birçok insanla birlikte yermiş.
Çok hızlı ve az yemek yermiş Napolyon. Yemeğini en fazla 15 dakikada bitirirmiş. Akşam yemeğinin geri kalan zamanında ise önemli toplantılar yapmaya devam edermiş.
Yemekten sonra daha çok toplantı yaparmış ya da mektuplarını hazırlar, okumaya devam edermiş.
Napolyon, 40.000 mektup yazmış hayatı boyunca.
Akşam 10’da yatarmış.
Napolyon’un kuralları:
Toplantılarının ilginç olmasını istermiş. Mümkünse her toplantının ona bilmediği bir şey vermesini “ha” diye sonlanmasını beklermiş.
Napolyon’un kesin bir rutini yokmuş ama tutarlı kuralları varmış. Bağlı olduğu tek bir takvim ya da rutin yerine vazgeçemediği kuralları varmış.
Mümkün olduğunda dışarda zaman geçirirmiş ve yürürmüş. Yürürken düşünmeyi severmiş.
Başarıdan çok başarısızlığa kafa yorarmış. Başarısız olursam ne yapardım sorusuna çok odaklanırmış. Her başarısızlık ihtimalinde ne yapılacağını bilirmiş.
Eğer cesur olmak istiyorsanız, başarısız olduğunuzda ne yapacağınızı planlayın…
Namaste.


