Okulda öğretmen ödev verdiğinde lütfen AI kullan.
Ödevininin neyi nasıl çözdüğünü bile bilmeden ama ortaya çıkan sonuca gülümseyerek ve ne kadar iyi bir ödev hazırladığına emin olarak öğretmenine gönder. Çünkü herkesin AI kullandığını bildiğin bu ödevde onlar yüksek not alacakken sen neden düşük not alasın? Öğrenmenin doğası gereği ortalama bir cevapla ortalama bir not alacağına neden bu öğrenme eğrisine karşı gelip AI ile en yükseğinden not almayasın? Neden ortalama notun sebebini araştırıp öğrenme seviyeni bir üste çıkarmakla uğraşasın?
Bir iş başvurusunda mülakat için gönderilen soruları AI ile çözdüğüne emin ol.
Soruları hazırlayının bile farkında olmadığı ayrıntıları fark edip muhteşem doğrulukla ve kimsenin bilmediği varsayımları içeren yanıtlarla soruları çöz. Kendi araştırmanı, kendi varsayımlarını, kendi düşünme şeklini ekleme o yanıtlara. AI’ı mutlaka kullan çünkü işveren kendisi AI kullanamadığından, onun yerine kullanabilecek birisini arıyordur muhtemelen. Otantik, parlak ve kıvrak bir zekâ değil, hatasından ders çıkaran, önemli olanı bilip eforunu ve saatlerini buna harcamaktan çekinmeyen birini değil.
Tatile gittiğin o küçük kasabada akşam nerede ne yiyelim sorusuna yanıt vermek için kesinlike AI’ı kullan bence.
AI en yüksek puanlı restoranları sana hızlıca listeler. Kasaba yerlisine sorduğunda konuşma uzayabilir, sana hayatını anlatabilir, dertlerinden bahsedebilir, yeni evlendirdiği oğlundan, yendiği kanserinden konuşabilir uzun uzun. Tatilin amacı bu değil ki oysa, Instagram’da paylaşacak güzel mekanlar, yenecek çok güzel yemekler, deniz, kum ve güneş...
Olması gereken bunların hiçbiri değil.
Doğan gereği hata yapacaksın. Doğan gereği ortalama bir yerden başlayacaksın. Doğan gereği o kasabanın yerlisiyle konuşacak, dertleşecek, o ömürden belki bir ders çıkaracaksın.
Şimdi elinde tertemiz bir ödev, kusursuz bir mülakat yanıtı ve dört buçuk yıldızlı bir restoran var.
Peki ne kaybettin? Bu sorunun yanıtını en iyi Hank Green verdi sevgili okur.
Yıllarca insanlara “nasıl düşünülür”ü öğreten Youtube’un amcası, tek bir cümleyle izleyicisinin güvenini kaybetti.
Hank Green, yaklaşık 20 yıldır kardeşiyle birlikte youtube videoları çeken, anlaşılması karmaşık konuları çok temel düzeyde çok anlaşılır şekilde açıklayan CrashCourse isimli ayrı bir kanalı olan, kendisine ait Complexly isimli kanalda da izleyicilerinden gelen soruları yanıtlayan bir “youtube öğretmeni.”
Peki ne yaşandı?
Kendi kanalında, izleyiciler tarafından önceden gönderilmiş bir soruyu kamera karşısında yanıtlarken bir anda şunu söyledi; “I appreciate the push back.” Yani “itirazın için teşekkürler.”
Küçük bir cümle bu ama o cümlenin ait olduğu yer çok belli; bir sohbet penceresi. Cümle, siz bir yapay zekâya karşı çıktığınızda onun size söylediği cinsten. Bir konuşmanın ikinci turunda anlamlı olan bir cümle, birisi itiraz etmiştir, siz de o itirazı takdir edersiniz.
Ama Hank kameraya konuşuyordu. Karşısında kimse yoktu. Kimse itiraz etmemişti. Soru haftalar önce gönderilmişti.
Yani o cümlenin orada olması, tek başına kanıttı. Hank soruyu AI’a sormuş, AI’ın yanıtına itiraz etmiş, AI da ona “itirazın için teşekkürler” demişti. Hank de bunu kamerada okuyordu.
Peki Hank neden böyle bir şey yaptı? Çünkü daha hızlı, daha çok video üretmek istiyordu. Yirmi yıllık bir üretici için bu, dünyanın en anlaşılır isteği.
Hank’in takipçileri tabii ki ortalığı ayağa kaldırdı. Hank’i suçladılar, ihanete uğramış hissettiler, takipten çıktılar, başka dijital patformlarda ona saldırdılar. Hank bir açıklama yayınladı ve video üretmeye ara verdiğini duyurdu.
Bir soruya yanıt verirken AI’i kullanmak Hank’e neden bu kadar pahalıya mal oldu diyebilirsin.
Yıllardır Hank’i izleyen takipçileri, Hank’in onlara verdiği cevaplarla tatmin olanlar, onun hazırladığı videolarla karmaşık kavramları kolaylıkla öğrenenler konuşanın Hank değil de AI olduğunu fark ettiğinde ihanete uğramış hissetti. Hank’e sormak yerine onlar da AI’a sorabilirdi. Hank’in verdiği yanıtta onun tecrübesi, onun yaşanmışlıkları onun geçmişi vardı ve takipçileri onu istiyordu.
İnsanlar AI’ın yeterince doğru olan cevabını değil, Hank’in kendi filtresinden geçmiş gayet ortalama ama tamamen otantik, Hank’e ait bir yanıt duymak için Hank’in kanalını izliyordu.
Tüm bunların üzerine Hank Green temel ilkelere geri döndü. Youtube kanalındaki videoların tartışmasız sahip olması gereken çekirdeğe yani “Hank’in kendi sesine” odaklandığı prensipler listesi yayınladı:
1. Hiçbir metnin hiçbir bölümü bir büyük dil modeli tarafından yazılmayacak, düzenlenmeyecek veya taslak haline getirilmeyecek.
2. Bir videonun ana fikri her zaman bir insandan çıkacak.
3. Videolardaki hiçbir görsel veya müzik yapay zekâ tarafından üretilmeyecek.
Hank acıyı doğru teşhis etti, izleyicisinin ondan istediği tartışmasız tek şey kendi sesiydi.
Ama çizgiyi olması gerekenden çok geriye çekti. Bir fikri araştırırken, bir kaynağı tararken, “acaba atladığım bir açı var mı” diye sorarken AI kullanmak Hank’in sesine hiçbir şey yapmaz. Birinci madde bunu da yasaklıyor. Bu anlaşılır bir refleks. Güven kaybeden insan hep gereğinden fazla önlem alır.
Ve zaten asıl mesele de bu; çizgi tam olarak nerede?
Bu çizgi ayrımını daha iyi anlayabilmek için, temel ilkelerle düşünme yöntemini kullanalım istedim.
Temel ilkelerle düşünmek, karmaşık bir sistemi parçalarına ayırıp onu tartışılamaz, temel ham maddelerine indirgeme ve sonra onu yeniden inşa etme yöntemidir. Burada yeniden inşa için sistemsel düşünme çok kıymetlidir ve kendi başına bir yazıyı çok hakeder ki bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Bir sistemin önemli aktörü parçalarına ayrılmış bileşenleri değil, bu bileşenlerin birbiriyle olan ilişkisidir. Detay için buraya bakabilirsin.
Ozan Varol’un “Roket Bilimci Gibi Düşün” kitabında temel ilkelerle düşünmek için verdiği analoji şöyle;
“Analoji yoluyla akıl yürütmek veya başkalarının ne yaptığını kopyalamak, başkasının müziğini çaldığınız bir cover grubu olmak gibidir; oysa temel ilkelerle düşünmede müziğin temel ham maddeleri olan notalara geri döner ve sıfırdan özgün bir şarkı inşa edersiniz.”
Temel ilkelerle düşünebilmek zordur çünkü hayatta yaptığımız şeylerin çoğu sadece daha önce yaptıklarımızdan değil, çevremizdeki diğer insanların yaptıklarından da beslenir. Ayrıca temel ilkelerle düşünmeyi aşırıya kaçırırsan gerçekten verimsiz de olabilir; çünkü her şeyi başkalarına öykünerek öğreniriz. Yürümeyi, konuşmayı ve pek çok diğer şeyi başkalarını kopyalayarak ve modelleyerek sağlarız. Bu yüzden zorluğun bir kısmının neyi sorgulayacağını seçmekten kaynaklandığını düşünebiliriz çünkü hayatın boyunca yaptığın her şeyi sorgulayarak ilerleyemezsin. Neyi sorgulayacağını seçmek ve aynı zamanda bilgiyi kısıtlayacak değil, bilgilendirecek şekilde kullanmak gerekir.
Bilgi elbette gerçekten yararlıdır; başkalarının ne yaptığını bilmek, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını bilmek önemlidir ve bilgiyi tamamen görmezden gelemezsin. Bu nedenle, temel ilkeleri kullanmanın püf noktası, bilgiyi yaptığın işi kısıtlamak yerine seni bilgilendirmek için nasıl kullanacağındır.
Örneğin, on yıllar boyunca yörüngeye yük taşıyan roketler yeniden kullanılamıyordu; atmosfere girerken yanıyor ya da okyanusa düşüyorlardı ve her seferinde yenisinin yapılması gerekiyordu. NASA’nın uzay mekiği kısmen yeniden kullanılabilirdi ancak çok karmaşıktı ve onarılması sıfırdan bir mekik inşa etmekten daha pahalıya mal oluyordu. Eğer havacılık sektörüne giriyorsan ve NASA için yeniden kullanılabilirliğin işe yaramadığını biliyorsan, bu bilgi kısıtlayıcı olabilir; ‘NASA için işe yaramadı, o halde benim için de yaramayacak’ diyerek denemeyebilirsin bile. Ancak bilgiyi bilgilendirmek için kullanırsan yaklaşımın farklı olur. NASA’nın yaptıklarını görmezden gelmezsin ama şunu sorgularsın; “Tamam, NASA’nın uzay mekiğinde yeniden kullanılabilirlik işe yaramadı ama neden yaramadı?” Sorun yeniden kullanılabilirliğin imkansız olması değil, NASA’nın çok karmaşık bir makinede kullandığı belirli yöntemin işe yaramamış olmasıydı. Ama eğer daha az karmaşık bir roketin varsa, o zaman yeniden kullanılabilirlik bir seçenek olabilir.
Temel ilkeler diyince aklımıza gelen ilk ismi de anmadan geçmek olmaz. Elon Musk da SpaceX’i kurarken bu ilkeyi kullandı. Elon Musk’ın Tesla ve SpaceX’de kullandığı algoritmasının tüm adımlarını merak ediyorsan şurada bayılarak okuduğum The Algorithm kitabından notlar bulacaksın; birinci bölüm, ikinci bölüm.
Hayatımızın her anında her noktasında her kararda temel ilkelerden faydalanamayacağımızı biliyoruz. Atalarımız attıkları her adım üzerinde bu kadar detaylı düşünüp zaman harcasalardı muhtemelen bugün biz olmazdık.
Ama iş yapış şeklimizde, genel olarak prensiplerimizde ya da içinden çıkamadığımız bir problem için temel ilkelerin kullanılması çok önemli.
Hank Green’e geri dönecek olursak, yıllardır bu işi yapan biri, ürettiği içeriklerin tartışılmaz temel ham maddesinin ne olduğunu biliyor olmalıydı diye düşünebilirsin. Ben de önce öyle düşündüm.
Ama sanırım işin en rahatsız edici kısmı burada, kendi değiştirilemezini genellikle onu kaybedene kadar bilmiyorsun.
Hank de bilmiyordu. İzleyicisinin ondan aldığı en tartışılmaz şeyin bilgi değil, kendi sesi olduğuna bence en çok Hank şaşırdı. Kimse ona yıllar boyunca “biz aslında senin cümlelerin için buradayız” demedi. Bunu ancak o cümleler kaybolduğunda söylediler.
Ve çoğumuza kimse söylemiyor bile. Ödevin düşük not alıyor, sebebini bilmiyorsun. Mülakattan geri dönüş gelmiyor, sebebini bilmiyorsun. Kasabadaki adamla konuşmadın, neyi kaçırdığını hiç öğrenemeyeceksin.
Hank’in şansı, izleyicisinin onu, yüksek sesle tepki verecek kadar çok sevmesiydi. Bu yüzden onun hikâyesi hepimize ders oldu…
Bir projede ya da günlük hayatta yapay zekâ kullanımını kontrol altında tutmak için önce temel ilkelere in ve şunu sor; “Bu yaptığım şeyde değişmez, tartışılmaz en önemli şey nedir?”
O şeyi belirledikten sonra en önemli adım, orada senin emeğinin, senin katkının olmasını sağlamak. Yapay zekâ ise senin göremediğin tüm durumları görmende yardımcı olmalı. Kararı sen alırsın, o karara giden yoldaki her tartışmayı, her “acaba şu açıdan baksak mı” sorusunu bir takım arkadaşıyla konuşur gibi onunla konuşabilirsin.
Emin olamadığın zaman şu üç soruyu sor kendine:
- Bu iş bittiğinde geriye kalan şey benim yargım mı, yoksa bir format mı?
- Birisi “bunu yapay zekâ mı yazdı” dese utanır mıyım?
- Bu işte yanılırsam, hatamdan bir şey öğrenir miyim yoksa içinde benim emeğim olmadığı için hiçbir şey değişmez mi?
Üçüncüsü en önemlisi. Çünkü kestirmeden gittiğinde sadece işi devretmiş olmuyorsun, yanılma hakkını da devretmiş oluyorsun. Ve seni bir sonraki sefere hazırlayan tek şey o.
Şimdi yazının en başındaki sahnelere dönelim:
Ödevini senin katkın olmadan tamamen yapay zekâ yapmamalı. Çünkü temel ilkelere inersek, o ödevin tartışılmaz ve değiştirilemez en önemli çıktısının senin X konusunu öğrenmen olduğu gerçeği orada duruyorken, ödevden aldığın yüksek puanın uzun vadede bir önemi yoktur.
Mülakat öncesi sorulan soruların hepsini senin katkın olmadan yapay zekâ cevaplarsa, bir işe alım için en önemli belirleyiciler olan “sıkı çalışma, araştırma, karar alma ve hatalarından öğrenme” yeteneklerinden herhangi birinde ne kadar iyi olduğunu gösteremezsin. Ve bunu mülakat sırasında anlarlar.
Ve en önemlisi hâlâ insan olabilmekte.
Son kullanıcıyla buluştuğun her noktada senin yargın olmalı.
İnsanlarla konuşmayı, muhabbet etmeyi, fikir alışverişinde bulunmayı da yapay zekâya kaptırırsak insan olmanın temelindeki değiştirilemez, tartışılamaz o temel şeyi kaybetmiş olmaz mıyız?
Hande.




“‘Kestirmeden gittiğinde yanılma hakkını da devretmiş oluyorsun" kısmı yazının özeti olmuş bence. AI’ın sorun olduğu yer kullanılması değil, insanın kendi yargısının yerine geçmesi.”
Bu zamana kadar hep özgünlük fark yarattı, bundan sonra da öyle olacak.