Merhaba!
Umarım iyisinizdir. Bugün yazacağım konu hakkında podcast’te de uzun uzun konuştuğum çok bölüm var, belki bazılarını hatırlarsınız.
Bu hafta sonum, Orta Doğu haberlerine tepki vererek geçiyor. Bize de bir şey olur mu? Bundan sonra ne olur? Yüzyıllarca din kardeşliği adı altında verilen söylemler nasıl oluyor da bu kadar çirkin, bu kadar göz göre göre değişebiliyor ve kimse hiçbir şey diyemiyor? Ne kadar ilginç her şey…
Instagram’da, TikTok’ta, Twitter’da yüzlerce Orta Doğu haberini izleyip olanları yakından takip ederken, arada bir paylaşım ilgimi çekti. “Orta Doğu” kelimesi üzerine... Paylaşımda, yaptığı işte oldukça yetkin olduğunu hissettiren bir kadın, kısa bir videoda bu terimi duyduğunda neden sinirlendiğini anlatıyordu.
Söylediğine göre bu ifade tamamen sömürgeci bir dilin ürünü. “Orta Doğu” dendiğinde, kime göre orta olduğunu düşünmeye davet ediyor bizi. Birleşik Krallık, eskiden sömürgelerinden bahsederken kullanırmış bu kavramı. Tüm sömürgeler İngiltere’nin doğusunda, ama Mısır, Hindistan’a göre ortada kaldığından o bölgeye “Orta Doğu”, Hindistan tarafına ise “Uzak Doğu” yaftası yapışmış.
“Londra’ya uçarken ‘Orta Batı’ya gidiyorum’ desem,” diyor aynı kadın, “ya da Amerika’ya giderken ‘Uzak Batı’ya gidiyorum’ desem, herkes güler. Ama ‘Orta Doğu’ dendiğinde kimse gülmüyor ve konunun ciddi olduğu hemen anlaşılıyor.”
Perspektifler oldukça ilginç. Ama bazen daha ilginç olan şu, o perspektif, o bakış açısı — yani aslında sadece bir fikir — kimseye fikir olarak gelmiyor. Tek ve tartışmasız gerçekmiş gibi geliyor.
“Saat kaç?” diye sorduğunuzda “13:37” diye cevap verdiğimi düşünelim. Hiçbir sorun yok. Ama bu basit cevabın altında varsayımlar yatıyor. İstanbul zamanına göre 13:37; Los Angeles’da gece 02:37. Zaman kavramının aslında bu kadar basit, bu kadar insan yapımı bir şey olduğunu unutmaya ne kadar çok meylediyoruz. Verdiğim yanıt yanlış değil, ama tam olarak doğru da değil.
Fiji’de, Taveuni adasında uluslararası tarih çizgisi bulunuyor. Çizginin üzerinde durduğunuzda bir ayağınız pazar gününde, diğer ayağınız pazartesi gününde kalıyor.
Aynı şekilde, “Otuz yaşına kadar hayatını kurmuş olman lazım” diyen birisi için bu gerçekten kendi doğrusu olabilir. Ama kimin takvimi bu? Hangi başlangıç noktasından, hangi tanıma göre “kurmak”? Ya da “iyi iş güvenceli iştir” sözü bir girişimci için tamamen yanlış olabilir. “Doğal olan iyidir” derken arseniği de dahil ettiğimizin farkında mıyız? Arsenik de doğal ama öldürüyorken, kemoterapi tamamen kimyasalken hayat kurtarıyor. Bunların hiçbirisi evrensel bir gerçek değil, hepsi birer düşünce, o kişinin perspektifi.
Birisi “bu davranış yanlış ve etik dışı” diyebilirken, başkası aynı davranışı “doğru ve ahlaki” bulabilir. Bu, davranışın nesnel olarak doğru ya da yanlış olduğunu göstermez, sadece ilk yorumu yapanın o davranışı beğenmediğini gösterir.
Herhangi biri, herhangi bir şey derken ya da yorum yaparken aslında “kısıtlı bilgime ve sadece kendi deneyimlerime dayanarak” şeklinde bir ön bilgilendirme yapıyor olmalı. Ama kimse bunu yapmaz. O kişi ne kadar otoriter, ne kadar zengin, ne kadar ünlü olursa olsun bu değişmez. Bizim yapmamız gereken herhangi bir perspektifi bu ön bilgilendirmeyi hep aklımızda tutarak değerlendirmek olmalı.
Buda’nın meşhur bir söylemi var; “İyi de yok, kötü de yok; sadece olan var.” Stoacılar da aslında bunu söylüyor; Epiktetos’a göre bizi rahatsız eden şeyler değil, o şeylere dair düşüncelerimiz rahatsız ediyor bizi. Her ikisi de aynı yere işaret ediyor; değerlendirme bizden geliyor, şeyin kendisinden değil.
Bu fikri nereye kadar götürebiliriz peki? Bir çocuğu öldürmüş bir katilin perspektifinden bakmamızı isteyen söylemleri var Buda’nın. O seviyede bir etiği içselleştirebildiğimi söyleyemem. Ama Buda’nın neden böyle dediğini anlayabiliyorum; altını çizmek isterim, bu iki şey birbirinden farklı.
Naziler için de geçerli bu. O dönemin Almanları nasıl tepki vermedi, nasıl “bir dakika, burada çok yanlış bir şey oluyor” diyemedi diye sormak çok kolay bugünden bakınca. Ama o zamanın propagandasını, o toplumsal baskıyı, o bilgi ortamını düşündüğümde, anlayabiliyorum. Anlamak, onaylamak değil. Ama anlamadan sadece yargılamak da bizi o sorudan uzak tutuyor; aynı koşullar altında biz ne yapardık?
Bence gerçek, her şekilde test edildiğinde, herkes tarafından tartışmasız biçimde aynı sonuca ulaşıldığında oluşur. Gerçek sandığımız şeylerin çoğu bu eşiği geçemiyor aslında. Hepsi birer fikir, varsayım ya da perspektif.
“Dünyayı olduğu gibi görmeyiz; onu biz olduğumuz gibi görürüz.”
— Anaïs Nin
Merak ediyorum; bir dahaki “bu kesinlikle böyle” dediğimde bu yazdıklarımı hatırlayabilecek miyim?




Bu bir pipo değildir’i görünce geldim hemen. Sade ve herkesin anlayabileceği bu yazı için öncelikle teşekkürler. İşte bunlar hep dil ve iktidar iliskileri. İktidarın sözleri ile kendimizi ve dünyayı görmeye başlıyoruz. Onun söylemi kendimize ve ötekine bakisimizi belirliyor. Bir araştırmacı arkadaşımla beraber 80 günde devri alem romanini postkolonyal feminizm açısından incelediğimizde sahsen ben kendi adıma çocukken okuduğum kitaplarla öyle kendimi kaptırmışım ki doğu pistir, doğu cinselliktir, doğu… o kadar yerleşmiş ki bir süre sonra bu bakış kendi içimize yerleşmiş. Ama tanrim
Akıl modelleri / Algı modelleri / Anlam modelleri.
Hepsi zamanın eğriliği yani uzay konumuna aittir. İzafiyet, hangisiyle izdüşüm veya metaforik kullandığınızla belirgindir...