Otuz iki yaşında bir mühendis evindeki elektrikli süpürgenin performansının birkaç dakika içinde düşmesine çok sinirlenir. Söküp içindeki torbaya bakar. Torba henüz dolmamıştır bile, sadece gözenekleri tozla tıkanmıştır. Yani süpürge daha ilk dakikada nefes alamaz hale gelmiştir ve bu andan sonra yaptığı tek şey, tozu bir yerden alıp başka bir yere doğru üflemekten ibarettir.
Adam fabrikasının yanındaki sanayi kulelerini hatırlar. O koni şeklindeki kulelerde tozu havadan ayırmak için hiçbir filtre kullanılmıyor, sadece hava konilerde döndürülüyor. Aklına tek bir soru gelir:
Bu koni şekli bir elektrikli süpürge boyutuna küçültülebilir mi?
James Dyson bu sorunun peşinde beş yıl geçirir. 5.127 prototip üretir. Eşi resim öğretmenliği yaparken faturalar onun kazancıyla ödenir, borç büyür, Dyson yine de prototip ürettiği garajından çıkmaz.
Sonunda çalışan bir model elde eder. Ve elindeki ürünle dünyanın en büyük süpürge üreticilerinin kapısını çalar. Hepsi hayır der.
James Dyson tüm aksi inançlara rağmen elektrikli süpürgesini İngiltere’nin bir numarası yapmayı yine de başarır.
Nasıl başardığına geçmeden önce biraz daha derine inelim.
Sen de bunu her gün yaşıyorsun
Bir toplantıya bir fikirle girdiğini düşün. Fikri savunmak için üç veri hazırlamışsındır. Üç veri de fikrini destekliyordur. Toplantı iyi geçer, kimse itiraz edemez, sen de haklı olduğunu düşünerek çıkarsın oradan.
Peki o üç veriyi seçerken ne yaptın? Verilerin içinden fikrini destekleyenleri mi buldun, yoksa fikrini çökerebilecek olanları da aradın mı? Çok büyük bir ihtimalle ilkinde kaldın.
Doğrulama yanlılığı “haklı çıkma” uğraşıdır. Hatta haklı çıkmak için, aksini gösteren veriyi bile kendi lehine çevirme mücadelesidir.
Ancak bir fikri destekleyen kanıt bulmakla o fikri test etmek aynı şey değildir.
Fikrini doğrulayan kanıt ucuzdur, her yerdedir, bulması kolaydır çünkü onu zaten sen arıyorsundur. Bilgi taşıyan kanıt ise inandığın şeyi yanlışlayabilecek olandır. Bu yüzden göze kolay görünmez, kendiliğinden gelmez.
Hangi kanıtı bulacağını, sorduğun soru belirler. Bu yüzden doğrulama yanlılığı bir inanç hatasından çok bir soru sorma hatasıdır. Çözüm de inançta değil, sorulan soruda aranır.
Peter Wason’ın üç sayısı
Doğrulama yanlılığı terimini ilk tarif eden, psikolog Peter Wason’dur. 1960’ta yayımladığı deney, altmış yıl sonra hâlâ konuyu en iyi anlatan şeydir.
Wason’ın aklında üçlü sayı dizileri üreten bir kural vardır. Katılımcılara kurala uyan bir örnek verir; 2, 4, 6
Katılımcıların görevi kuralı bulmaktır. Katılımcı istediği kadar kendi üçlüsünü sorabilir. Wason her seferinde yalnızca “uyuyor” ya da “uymuyor” yanıtını verir. Katılımcı kuralı bulduğundan emin olduğunda söyler.
Neredeyse herkesin aklına aynı kural gelir, “ikişer artan sayılar”.
Sonra test ederler:
8, 10, 12; uyuyor
20, 22, 24; uyuyor
50, 52, 54; uyuyor
Üç soru için üç “evet” alırlar. Bu noktada kuralın “ikişer artan sayılar” olmama ihtimali neredeyse sıfırdır.
Ancak cevap yanlıştır.
Gerçek kural çok daha geniştir, artan herhangi üç sayıdır. 1, 2, 3 de uyar, 3, 17, 2000 de.
Katılımcı, yanlış cevabı vermeden önce bir kez bile “uymuyor” yanıtı almayı düşünmez. Uymayacak bir diziyi test etmez.
Topladığı üç “evet” ise ona hiçbir şey öğretmez. Sadece kendini doğru hissettirir.
Kuralı bulmanın tek yolu, “uymuyor” cevabını bekleyeceği bir dizi soru sormaktır. 2, 5, 9 sorulabilirdi mesela: bu dizi “ikişer artan” hipotezine uymaz, dolayısıyla “uymuyor” yanıtı beklenir. “Uyuyor” cevabını aldığı anda hipotezinin yanlış olduğunu öğrenebilir. Ya da 6, 4, 2 dizisini sorabilir, “uymuyor” yanıtı alır ve artan sıranın önemli olduğunu öğrenebilir...
Her iki durumda da bir şey öğrenirsin. Üç “evet”te öğrenmediğin bir şeyi…
Deneklerin çoğu bunu hiç denemez. Yaklaşık otuz üniversite öğrencisiyle yapılan ilk turda, katılımcıların yalnızca beşte biri yanlış bir kural sormadan doğruya ulaşır.
Deneyin en çarpıcı yeri ise, önerdikleri kuralın yanlış olduğu söylendiğinde, çoğu hipotezini değiştirmek yerine daha karmaşık bir versiyonunu önerir. “İkişer artan iki basamaklı çift sayılar” gibi…
Neredeyse hiç kimse inancından vazgeçmez. Yeni veri geldikçe onu biraz daha karmaşık hale getirip etrafından döner.
Gündelik hayatta bu durumu hepimiz çok kez yaşarız. Fikrimizi sorgulamayız; fikrimizin doğruluğuna malzeme toplarız. Ve malzeme her zaman ordadır.
Önce inanırsın
Doğrulama yanlılığının asıl kaynağı düşünme ya da araştırma tembelliği değildir. Araştırıyoruz. Ama aradığımız şeyi bulacak şekilde araştırıyoruz.
Asıl sorun, kanıtla inancın sırasındadır.
Fikir, kanıttan önce yerleşir. Bir şey kulağa makul geliyorsa, deneyimimize uyuyorsa ya da güvendiğimiz birinden geliyorsa, sessizce dünya görüşümüzün bir parçası olur. Farkına bile varmayız. Daha sonra gelen kanıt, zaten kurulmuş bir yapının içinde kendine yer arar.
İnançların şöyle oluştuğunu sanırız:
Bir şey duyarız.
Üzerinde düşünür, değerlendirir, doğru ya da yanlış olduğuna karar veririz.
Sonra inanırız.
Oysa gerçekte şöyle oluyor:
Bir şey duyarız.
Doğru olduğuna inanırız.
Bir süre sonra, zamanımız ya da merakımız varsa, üzerinde düşünür, değerlendirir, doğru ya da yanlış olduğuna karar veririz.
Üçüncü adım isteğe bağlı. Çoğu zaman ona hiç sıra gelmez bile.
Harvard profesörü ve Stumbling on Happiness (Mutluluk Beyinde Başlar) kitabının yazarı Daniel Gilbert, inanç oluşumu üzerine öncü araştırmaları yapan bir isimdir. 1991’de American Psychologist‘te yayımladığı makalesinde şöyle der:
“Çok sayıda araştırmadan elde edilen sonuçlar birleşiyor: insanlar kolayca inanan, kolay kolay kuşkuya kapılmayan saf canlılardır. İnanmak çok kolay, hatta kaçınılmazdır. Bu açıdan rasyonel bir davranıştan çok, istemsiz bir kavrayış sayılabilir.”
Birçok irrasyonel davranışımız gibi, inançlarımızın oluşumu da doğruluktan çok verimliliğe önem veren evrimsel bir süreç tarafından şekillendirildi.
Dilin ortaya çıkışından önceki atalarımız, yalnızca çevrelerindeki fiziksel dünyada deneyimledikleri şeylere inanabiliyordu. Doğrudan duyusal deneyimden kaynaklanan inançlarımız söz konusu olduğunda, duyularımızın yalan söylemediğini varsaymak son derece mantıklıdır. Görmek inanmaktır. Önünde bir ağaç olduğunu görüyorsan, o ağacın gerçekten var olup olmadığını sorgulamak bilişsel enerjinin boşa harcanmasıdır. Hatta gördüğün ya da duyduğun şeyi sorgulamak, bir hayvana yem olmana neden olabilir.
Dilin gelişmesiyle birlikte, bizzat deneyimlemediğimiz şeylere de inanma becerisi kazandık. Ama mekanizma aynı kaldı. Gilbert’in deyişiyle,
“Doğa sıfırdan başlamaz; eski mekanizma geliştirilerek yeterince iş gördüğü sürece yeni bir şey icat etmeyen deneyimli bir ustaya benzer.”
Yani kulaktan dolma bilgiyi sorgulamak için nedenlerimiz olsa bile, önce inanıyoruz. Ve inanç kanıttan önce yerleştiği sürece, geri kalan her şey o inancı beslemeye yarıyor.
Bunu fark etmek zor değil. TikTok’ta ya da Reels’te karşına çıkan astroloji yorumlarında “geçmişinden birileri seni düşünüyor” ya da “aşk geliyor, yolda” cümlelerini sonuna kadar dinlerken, “geçmişi bırakman, ilerlemen gerek” diyen videoyu ikinci saniyede geçiyorsan, seçici bir filtre mekanizması çalışıyor demektir. Takdir ettiğin siyasetçiyi öven videoları izlemeye doyamazken rakibinin tek cümlesine tahammül edemiyorsan, aynı filtre devrededir.
Bunun beyindeki karşılığını gösteren bir çalışma da var. Tali Sharot ve ekibinin Nature Neuroscience‘ta yayımlanan araştırmasında, birbiriyle etkileşim halindeki iki kişinin beyin aktiviteleri taranıyor. İki taraf bir konuda hemfikir olduğunda, beyin karşı tarafın söylediklerini ve sunduğu detayları aktif biçimde kodluyor. Taraflar anlaşmazlığa düştüğünde ise beyin mecazi anlamda şalteri indiriyor: diğer kişinin aktardığı bilgi neredeyse hiç kodlanmıyor bile.
Anlaşma sağlandığında kişilerin kendi görüşlerine olan güveni artıyor; anlaşmazlık durumunda güvenlerinde belirgin bir değişim yaşanmıyor. Yani karşı argüman güveni sarsmıyor bile. Çünkü duvardan içeri girmiyor.
Zamanında henüz körpe bir üniversite öğrencisiyken eniştemle yaşadığım siyasi parti tartışması gelir hep aklıma. O kadar ölümüne savunucusuydu ki partinin, inandığı her şeyi tek tek çürütmekle harcadığım zaman başıma ağrılar sokmuştu. Onca emek, onca zaman, sonuç kocaman bir hezimet. Asla inancından dönmemiş ve bana “sen ne biliyorsun, sen kocaman bir sıfırsın” demişti hiç unutmam…
O gün eniştemle bir daha asla siyaset tartışmamaya söz vermiştim kendime, ancak şimdi yöntemimin çok yanlış olduğunu görüyorum. İnançlar kırılamaz.
Ne yapmalı? Hangi soruyu sormalı?
Doğrulama yanlılığının pratik çözümü “daha tarafsız olman lazım” değildir, çünkü kimse buna uyamaz. İşe yarayacak şey, inancının bedelini görünür kılan bir mekanizma kurmaktır.
En basiti şu soru mesela:
“Buna bahse girer miydin?”
Bir inancın doğruluğundan emin olduğunu söylemek bedavadır. Aynı inanca beş bin lira koymak bedava değildir. Ortaya somut bir şey konduğunda hatırladığına ve hissettiğine tam olarak güvenemezsin; kanıtın gerçekten ne dediğine bakmak zorunda hissedersin.
Bahis şart değildir ama bedel şart olmalıdır. Fikrini yazılı olarak bir tarihle birlikte kaydetmek de bir bedeldir örneğin, ya da seninle aynı fikirde olmayan birine anlatabilmek de bedeldir.
Kendi inancını test etmek için sorabileceğin sorular:
Bunu nereden biliyorum, bu bilgiyi nereden edindim?
Kimden öğrendim, kaynağım ne kadar nitelikli, ona ne kadar güveniyorum?
Bilgim ne kadar güncel?
Bu konuda gerçekte ne kadar bilgim var?
Olası alternatif açıklamalar neler?
İnancıma meydan okuyan insan hakkında ne biliyorum?
Neyi gözden kaçırıyorum?
Hepsinin özeti ise şu tek bir soru:
Fikrimi değiştirmem için hangi kanıtı görmem gerekirdi?
Bu soruya cevabın yoksa, elinde bir fikir değil bir inanç var demektir.
Ve bu sorunun en güzel tarafı ise cevabı verdiğin anda, aramaya başlayacağın şeyin değişmesidir. Artık “evet” alacağın soruları değil, “hayır” alabileceğin soruları sormaya başlarsın.
Peki ya karşındakinin inancı? Onu nasıl ikna edersin?
Buraya kadarki her şey senin kendi yanlılığınla ilgiliydi. Ama bu yazıyı okuyan herkesin aklına bir noktada aynı soru geliyor: peki ya karşımdaki? Peki benim eniştem? Ben onu nasıl ikna ederim? Nasıl inancını kırarım?
Öncelikle kötü haber şu ki insanlara inançlarını hiç hesaba katmadan veri yüklemek tamamen ters tepiyor. Sharot’un araştırmasında gördüğümüz şey tam olarak budur, anlaşmazlık anında şalter iner, karşı tarafın sunduğu detay beyne hiç girmez.
İyi haber ise şu, bir insanın davranışını değiştirmek için her zaman onun kemikleşmiş inancıyla doğrudan savaşmak gerekmez.
2015’te PNAS‘ta yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar, ebeveynleri çocuklarını aşılatmaya ikna etmeyi denemiş. Bazı ebeveynler aşıların otizmle bağlantılı olduğu korkusuyla aşıdan kaçınıyormuş. İki farklı yaklaşım denenmiş.
Birincisinde ebeveynlere otizm ile aşılar arasında hiçbir bağlantı olmadığını gösteren bilimsel veriler sunulmuş. Yöntem beklenen sonucu vermemiş.
İkincisinde ise otizm tartışmasına hiç girilmemiş. Otizmden bahsetmek yerine, aşıların çocukları kızamık gibi hastalıklardan koruduğu anlatılmış ve kızamığın yol açtığı tabloları gösteren fotoğraflar paylaşılmış. Bu yaklaşım tutumlarda anlamlı bir değişim yaratmış.
Burada bir detayı atlamamak lazım: aynı dergide bu çalışmaya yazılan eleştiriler, yöntemin esas olarak tartışmanın kenarında duran, kararsız insanlarda işe yaradığına dikkat çekiyor. Kemikleşmiş bir karşıtı bu yolla döndürdüğünü iddia eden bir çalışma maalesef olmamış. Ama zaten insanların büyük bir çoğunluğunun kemikleşmiş inanca sahip olmadığını söyleyebiliriz, kararsızlar sadece bir fikre yaslanmış durumda.
Çalışan modelin adı ikna değil, çerçeveyi değiştirmek olmuş. Tartışma “aşı zararlı mı” ekseninden çıkarılıp “çocuğum kızamıktan korunsun” eksenine geçirilmiş. Birinci eksende iki taraf karşı karşıyayken, ikinci eksende iki taraf da aynı şeyi istiyor. Şalter de bu yüzden inmiyor.
Yani inandığı partiyi ölümüne savunan bir enişten varsa benim gibi, bir sonraki görüşmende, inancını çürütmeye çalışmak yerine ikinizin de aynı şeyi istediği bir zemin bulup oradan ilerlemek çok daha iyi bir strateji. Amaç eniştenin inancını çürütmek değil; konuşmayı iki tarafın da şalteri indirmediği bir eksene taşımak olmalı.
Burada dürüst olmak gerekiyor. Aynı mekanizma hem ikna etmek hem manipüle etmek için kullanılabilir ve mekanizmanın kendisi bu ikisini ayıramıyor. Ayrım şuradadır, bulduğun ortak zemin gerçek mi, yoksa karşındaki inansın diye uydurduğun bir zemin mi? Kızamığın etkisinin fotoğrafları gerçektir. Ama karşındakinin inancını, ona açıkça söyleyemeyeceğin bir sonuç için kullanıyorsan, yaptığın şeyin adı ikna değil, manipülasyondur.
Peki Dyson?
Başa dönelim. Elinde çalışan bir ürün olan Dyson’a neden hayır dediler?
Çünkü sektörün tamamı, üreticiler, satıcılar, hatta kullanıcılar — tozun ancak torbada tutulabileceğine inanıyordu. Bu inancı destekleyen kanıt her yerdeydi: piyasadaki her süpürgede torba vardı, her torbalı süpürge çalışıyordu, on yıllardır durum böyleydi.
Üstelik bu inancın bir de bedeli vardı, ama ters yönde, yani kullanıcıların yararına değil, şirketlerin yararına çalışacak şekilde. Torba satmak kârlıydı. Yıllık yarım milyar dolarlık bir yedek parça pazarı, inancı sorgulamak için değil korumak için bedel ödüyordu.
Yani Dyson’a hayır diyenler kör değildi. Sadece yanlışlayabilecek soruyu sormak için hiçbir sebepleri yoktu.
1993’te DC01’i Dyson kendi markasıyla İngiltere’de piyasaya sürdü. Kısa sürede ülkenin en çok satan elektrikli süpürgesi oldu.
Dyson, ürünü piyasaya sürerken kimseyle inanç tartışmasına girmedi, “torba aslında gereksiz” gibi bir söylemle kimseyi ikna etmeye çalışmadı. Sadece beş kelime kullandı:
“Say goodbye to the bag.”
İnsanların torbadan zaten hoşlanmadığını biliyordu. Torba değiştirmek, torba satın almak, torba dolduğunda artık süpürememek herkesin ortak derdiydi. Dyson bu ortak zemine oynadı ve ürününü, insanların mevcut inancını doğruladığı tarafa yerleştirdi.
Bu yazıdan aklında kalmasını istediğim iki şey
Herkes inancın araştırmadan sonra yerleştiğini sanıyor; aslında inanç çok önce yerleşiyor, araştırma ancak istenirse sonra geliyor.
Herkes yeterince kanıt topladığında haklı olduğunun anlaşılacağını sanıyor; aslında doğrulayan kanıtın sonu yoktur, o yüzden hiçbir şey kanıtlamaz.
Kendi hayatında test edebileceğin beş soru
Şu an savunduğun bir fikrini düşün. Fikrini değiştirmen için tam olarak neyi görmen gerekirdi? Cevabın yoksa, neden yok?
Hangi konuda “ben eleştirel okurum” diyorsun ama süzgecin tek yönlü çalışıyor? Hangi kaynağa daha sıkı, hangisine daha yumuşak davranıyorsun?
Bu hafta birine sorduğun bir soruyu düşün, kendi inancını doğrulayacak bir onay sorusu muydu, yoksa aksini açığa çıkarabilecek bir test sorusu mu?
Her örnekte işe yarayan bir açıklaman var mı? O açıklamanın yanlış olduğunu hangi test gösterirdi? Böyle bir test hayal edemiyorsan, elindeki şey açıklama olmayabilir.
Aynı fikirde olmadığın birini düşün. İkinizin de aynı şeyi istediği ortak bir zemin var mı? Bir sonraki konuşmayı onu çürütmekle değil, o zeminden açmayı dene.



Harika yazmışsınız. Üç defa okudum. Keyifle ve düşünerek..Teşekkür ederim.