Merhaba!
Ortalama insan ömrü 80 yıl.
80 yıl.
Aşırı kısa ve aşırı saçma değil mi sadece 80 yıl olması?
80 yaşınıza kadar yaşarsanız dünyada yaklaşık dört bin haftanız var.
4000.
İşte insanlığın en büyük sorusu geliyor tam bu anda gündeme;
Dört bin haftayı en iyi şekilde nasıl kullanmalıyız?
Bu sorunun yanıtı için, Oliver Burkeman’ın Dört Bin Hafta isimli kitabında beni en çok etkileyen bir bölümü alıntılamak istiyorum size.
Oliver Burkeman anlatıyor;
Evrenin Mânâsızlığı Terapisi
Jungcu psikoterapist James Hollis, danışanlarından birinin hikâyesini anlatır. Danışanı, bir medikal cihaz şirketinin başarılı genel müdür yardımcısıdır.
Bir iş seyahati için Amerika’nın orta batısı üzerinde uçarken, elinde kitabı, bir düşünce yakalayıverir onu: “Hayatımdan nefret ediyorum.”
Yıllardır içinde büyüyen o huzursuzluk, tek bir cümlede netleşir: Günlerini, artık hiçbir anlam taşımayan bir şekilde geçiriyordur. İşinden aldığı keyif çekilip gitmiş, peşinden koştuğu ödüller değersizleşmiştir. Tüm bunların günün birinde bir mutluluğa dönüşeceğine dair gittikçe solan bir umutla artık hayat, ona biçilen rolünü oynamaktan ibarettir…
Belki siz de biliyorsunuzdur bu hissi. Herkes böyle ani bir aydınlanma yaşamaz tabii. Ama çoğumuz, elimizdeki dört bin haftayla yapabileceğimiz daha zengin, daha dolu, daha heyecanlı olabileceğinden şüphelenmenin ne demek olduğunu biliriz. Ya da şu deneyim tanıdık gelebilir, doğada ya da eski dostlarla geçirilmiş, alışılmadık ölçüde doyurucu bir hafta sonunun ardından günlük rutine dönerken aklınıza düşen o düşünce; hayatın daha fazlasının böyle hissettirmesi gerektiği...
İnsanı gerçekten içine çeken o anların nadir istisnalar olmaktan çıkmasını beklemek, hiç de mantıksız değildir…
Modern dünya, bu tür hislere iyi cevaplar üretmekte artık yetersiz. Din, bir zamanlar herkese hazır sunduğu o amaç duygusunu artık sağlamıyor; tüketim kültürü ise bizi anlamı bulamayacağımız yerlerde aramaya yönlendiriyor.
Kendinizi hayatınızla ilgili ne yaptığınızı sorgularken bulmak, derinden sarsıcıdır. Ama aslında kötü bir şey değildir bu çünkü içsel bir dönüşümün çoktan gerçekleştiğini gösterir. Bu şüpheleri aklınızdan geçirebiliyorsanız, hayatınıza yeni bir noktadan bakmaya başlamışsınız demektir. O noktadan, bir gerçekle yüzleşmişsinizdir bile; tatmin, hayatınızı yoluna koyduğunuz ya da dünyanın başarı kriterlerini karşıladığınız uzak bir gelecekte kendiliğinden gelmeyecek. Mesele şimdi ele alınmayı bekliyor. Bir iş seyahatinin ortasında hayatınızdan nefret ettiğinizi fark etmek, nefret etmediğiniz bir hayata atılmış ilk adımdır çünkü şunu kavradığınız anlamına gelir: Sonlu hayatınızın bir anlam taşıması için değerli bir şeylerle geçirilmesi gereken haftalar, işte bu haftalar. Zaman yönetiminin en temel sorusu, ancak bu perspektiften sorulabilir: Sahip olacağınız yegâne zamanı, gerçekten değerlendirdiğinizi hissettirecek şekilde geçirmek ne demek olurdu?
Büyük Duraklama
Bu algısal sarsıntı bazen bütün bir toplumu aynı anda yakalar. Bu bölümün ilk taslağını, koronavirüs pandemisi sırasında New York’ta, karantina altında yazdım. O günlerde, yasın ve kaygının ortasında, insanların yaşadıklarına dair buruk bir minnettarlık dile getirmesi olağanlaşmıştı. Ücretsiz izne çıkarılmış, kira derdiyle uykuları kaçıyor olsa da, çocuklarını daha çok görmek, çiçek ekmenin ya da ekmek yapmanın keyfini yeniden keşfetmek, sahici bir sevinçti. İşin, okulun ve sosyalleşmenin zorunlu duraklaması, zamanımızı nasıl geçirmemiz gerektiğine dair sayısız varsayımı askıya aldı. Mesela ortaya çıktı ki birçok insan, kasvetli bir ofise bir saatlik yolculuk yapmadan ya da sırf çalışkan görünmek için akşam 6.30’a kadar masasında oturmadan da işini gayet iyi yapabiliyordu. Yine ortaya çıktı ki, hayatımı zenginleştirdiği varsayımıyla alıştığım restoran yemeklerinin ve paket kahvelerin çoğundan, hiçbir kayıp hissi yaşamadan vazgeçilebiliyordu. Sağlık çalışanlarına yapılan ritüel alkışlardan, evden çıkamayan komşular için yapılan market alışverişlerine kadar sayısız cömertlik gösterisinden çıkan sonuç şu ki insanlar birbirini sandığımızdan çok daha fazla önemsiyordu. Görünen o ki virüsten önce, bunu gösterecek zamanımız yoktu sadece.
İşler daha iyiye gitmemişti elbette. Ama virüs, yol açtığı yıkımın yanında, bizi de değiştirdi; en azından geçici olarak, en azından bazı açılardan iyi yönde. Karantina öncesi günlerimizde neyin eksik olduğunu ve isteyerek ya da istemeyerek hangi takasları yaptığımızı daha net görmemizi sağladı. New Yorklu yazar ve yönetmen Julio Vincent Gambuto, benim “olasılık şoku” diye düşünmeye başladığım bu hissi çok iyi yakaladı.Yeterince istersek, işlerin büyük ölçekte farklı olabileceğine dair o sarsıcı kavrayış. Gambuto şöyle yazdı:
“Travmanın bize gösterdiği şey, görülmemiş sayılamaz artık. Arabasız bir Los Angeles’ın gökyüzü masmavi; çünkü kirlilik durdu. Sessizleşen New York’ta, Madison Bulvarı’nın ortasında kuş cıvıltısı duyabiliyorsunuz. Golden Gate Köprüsü’nde çakallar görüldü. Bunlar, gezegene daha az ölümcül bir etki bırakmanın yolunu bulabilseydik dünyanın nasıl görünebileceğinin kartpostal görüntüleri…”
Kriz elbette başka şeyleri de açığa çıkardı: yetersiz finanse edilen sağlık sistemleri, çıkarcı politikacılar, derin ırksal eşitsizlikler, kronik ekonomik güvencesizlikleri... Ama bunlar da aynı hisse katkıda bulundu; artık gerçekten neyin önemli olduğunu, neyin ilgimizi hak ettiğini görüyorduk ve aslında bir düzeyde, bunu zaten hep biliyorduk.
Gambuto uyardı, karantina bittiğinde şirketler ve hükümetler, pırıl pırıl yeni ürünler, hizmetler ve dikkat dağıtan kültür savaşlarıyla, gördüğümüz olasılıkları bize unutturmak için iş birliği yapacaktı. Biz de normale dönmeye o kadar aç olacaktık ki buna uymak cazip gelecekti. Oysa bu tuhaflık hissine tutunabilir, hayatımızın saatlerini nasıl kullandığımıza dair yeni seçimler yapabilirdik:
“Yaşananlar açıklanamayacak kadar inanılmaz. Şimdiye dek açılmış en büyük hediye bu. Ölümler değil, virüs değil; Büyük Duraklama... Lütfen pencereden süzülen o parlak ışıktan irkilip kaçmayın. Gözlerinizi acıttığını biliyorum. Benimkileri de acıtıyor. Ama perde ardına kadar açık... Amerika’nın Büyük Normale Dönüşü geliyor... Ama size yalvarıyorum; derin bir nefes alın, o sağır edici gürültüyü görmezden gelin ve hayatınıza neyi geri koymak istediğinizi derinlemesine düşünün. Bu, normalin yeni bir versiyonunu tanımlama şansımız. Saçmalıklardan kurtulmak ve yalnızca bizim için işe yarayanı, hayatlarımızı zenginleştireni, çocuklarımızı mutlu edeni, bizi gerçekten gururlandıranı geri getirmek için nadir ve gerçekten kutsal bir fırsat.”
“En Önemli Şey” Tuzağı
Ancak hayatta “en çok neyin önemli olduğuna” dair her tartışmanın bir tehlikesi var; bir tür felç edici azamete yol açma eğilimi. Zamanınızla gerçekten mühim bir şey yapmak için, ofis işinizi bırakıp yardım gönüllüsü olmak ya da bir uzay şirketi kurmak gibi bir şey yapmanın göreviniz olduğunu hissetmeye başlarsınız. Böyle büyük bir jest yapacak konumda değilseniz de, derin anlamlı bir hayatın sizin için bir seçenek olmadığı sonucuna varırsınız. Siyaset ve toplumsal değişim düzeyinde, yalnızca en devrimci, dünyayı dönüştürecek davaların uğruna savaşmaya değer olduğunu düşünmek cazip gelir, küresel ısınma ve gelir eşitsizliği çözülmemişken, demans hastası yaşlı bir akrabaya bakarak ya da yetim evinde gönüllü çalışarak zaman geçirmenin anlamsız olacağını düşünürsünüz. New Age çevrelerinde bu aynı azamet, başka bir kılığa bürünür; her birimizin, evrenin keşfetmemizi ve yerine getirmemizi dört gözle beklediği, kozmik öneme sahip bir Yaşam Amacı olduğu inancı...
İşte bu yüzden, yolculuğumuzun bu son aşamasına, kaba ama beklenmedik ölçüde özgürleştirici bir gerçekle başlamak faydalı olacak; hayatınızla ne yaptığınız, o kadar da önemli değil. Ve sonlu zamanınızı nasıl kullandığınız konusunda, evrenin zerre kadar umurunda değilsiniz…
Mütevazı ve Anlamlı Bir Hayat
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz İngiliz filozof Bryan Magee, şu çarpıcı noktayı dile getirmeyi severdi; insan uygarlığı yaklaşık altı bin yaşında ve biz bunu akıl almaz derecede uzun bir süre olarak düşünmeye alışığız. İmparatorlukların kurulup yıkıldığı, “klasik antikite” ya da “Orta Çağ” gibi etiketler yapıştırdığımız tarihsel dönemlerin birbirini izlediği devasa bir zaman dilimi; “ancak bir buzulun hareket ettiği türden yavaş hızla akan bir zamanda.”
Şimdi meseleye bir de şöyle bakalım. Her kuşakta, ortalama yaşam süresinin bugünkünden çok daha kısa olduğu zamanlarda bile, yüz yaşına (yani 5.200 haftaya) ulaşan en az birkaç kişi hep vardı. Ve bu kişilerin her biri doğduğunda, o sırada hayatta olan ve yüz yaşına çoktan ulaşmış başka birkaç kişi de olmalıydı. Yani tarih boyunca, aralarında hiç boşluk olmadan uzanan bir yüz yaşındakiler zinciri hayal edebiliriz; gerçekten yaşamış, tarihsel kayıtlar yeterince iyi olsaydı her birini adıyla anabileceğimiz somut insanlar…
Şimdi çarpıcı kısım; bu ölçüye göre, çoğumuza kendi çağımızdan imkânsız derecede uzak görünen Mısır firavunlarının altın çağı, topu topu otuz beş ömür önce yaşandı. İsa yaklaşık yirmi ömür önce doğdu; Rönesans yedi ömür geride kaldı. Magee’nin gözlemiyle, uygarlığın tamamını kapsamak için gereken hayat sayısı — ki bu sayı altmış — “bir davet verdiğimde oturma odama sığdırdığım arkadaş sayısıydı.” Bu perspektiften bakınca insanlık tarihi buzul hızında değil, göz açıp kapayıncaya kadar akmış. Ve bundan şu çıkıyor elbette; sizin hayatınız da büyük resimde, hiçliğe yakın minicik bir parıltı olacak. Küçücük bir nokta; iki yanında, kozmosun geçmişi ve geleceği olarak uzanan, kavranamayacak kadar uçsuz bucaksız iki zaman düzlüğüyle…
Evrenin Umurunda Değilsiniz
Böyle düşünceleri ürkütücü bulmak doğal. Edinburgh’un eski piskoposu Richard Holloway’in yazdığı gibi, “evrenin devasa kayıtsızlığını” düşünmek, “sık bir ormanda kaybolmak kadar yön şaşırtıcı ya da kimse gittiğimizi bilmeden denize düşmek kadar korkutucu” hissettirebilir. Ama başka bir açıdan bakınca, tuhaf biçimde teselli edici bir yanı da var. Buna “kozmik önemsizlik terapisi” diyebilirsiniz; her şey fazla geldiğinde, biraz uzaklaşıp bir adım geriden bakmayı kabul ederseniz hepsinin hiçten farksız olduğunu hatırlamaktan daha iyi bir avuntu olabilir mi? Ortalama bir hayatı dolduran kaygılar, ilişki sorunları, statü yarışları, para dertleri bir anda önemsizleşir. Pandemiler ve başkanlıklar da öyle… Kozmos, sakin ve sarsılmaz şekilde hiç de umursamadan yoluna devam eder.
Ama bu rahatlama hissini biraz daha yakından incelemeye değer; çünkü bir şeye işaret ediyor; geri kalan zamanlarda çoğumuz, kendimizi evrenin akışında epey merkezî bir yerde görerek dolaşıyoruz. Öyle olmasaydık, gerçekte durumun böyle olmadığını hatırlamak da bir rahatlama yaratmazdı. Bu, megalomanlara ya da patolojik narsistlere özgü bir durum da değil; insan olmanın çok temel bir parçası. Her şeyi bulunduğunuz noktadan yargılamak gibi anlaşılır bir eğilim bu; tesadüfen etrafta olduğunuz o birkaç bin hafta, kaçınılmaz olarak, tüm geçmiş zamanın hep kendisine doğru aktığı tarihin kilit taşı gibi hissettirmeye başlar. Psikologların “benmerkezcilik yanlılığı” dediği şeyin bir parçası bu yargılardır ve bu durum evrimsel açıdan da gayet mantıklıdır. Evrenin zaman ölçeğinde kendi mutlak önemsizliğinize dair daha gerçekçi bir algınız olsaydı, hayatta kalmak ve genlerinizi aktarmak için mücadele etme motivasyonunuz muhtemelen azalırdı.
Çıta Neden Bu Kadar Yüksek?
Üstelik şöyle düşünebilirsiniz; kendi tarihsel önemine dair böyle gerçekdışı bir algıyla yaşamak, her eyleminize, hak edilmemiş de olsa, kozmik bir önem duygusu yükleyerek hayatı daha anlamlı hissettirir. Ama gerçekte olan şu: varlığınıza biçtiğiniz bu abartılı değer, sonlu zamanınızı iyi kullanmanın ne demek olduğuna dair gerçekdışı bir tanım doğuruyor. Çıtayı fazlasıyla yükseğe koyuyor. “İyi geçirilmiş” sayılması için hayatınızın son derece etkileyici başarılar içermesi ya da gelecek nesiller üzerinde kalıcı bir etki bırakması gerektiğini söylüyor ya da en azından, filozof Iddo Landau’nun sözleriyle, “sıradan ve gündelik olanı aşması” gerektiğini... Sıradan olamaz, orası kesin, sonuçta, hayatınız büyük resimde inandığınız kadar önemliyse, onunla gerçekten olağanüstü bir şey yapma yükümlülüğü hissetmemeniz mümkün mü?
Bu, “evrende bir çentik bırakmaya” kararlı Silikon Vadisi patronunun zihniyeti… Miras bırakmaya saplanmış politikacının, eseri Tolstoy’un zirvesine ve şöhretine ulaşmadıkça hiçbir şey ifade etmeyeceğini içten içe düşünen romancının zihniyeti. Aslında inandıkları şey, neredeyse hiç kimsenin ulaşamayacağı bir anlamlılık standardı benimsemiş olmaları. Landau’nun işaret ettiği gibi;
“Bir sandalyeyi, güzel bir çay demlemek için su kaynatmakta kullanılamıyor diye kusurlu bulmayız. Sandalye, su kaynatma kapasitesine sahip olması gereken türden bir şey değildir; kaynatamıyor olması bir sorun değildir. Aynı şekilde, “neredeyse tüm insanlar için, kendilerinden bir Michelangelo, bir Mozart ya da bir Einstein olmalarını talep etmek makul değildir... İnsanlık tarihinin tamamında bu türden yalnızca birkaç düzine insan olmuştur.”
Başka bir deyişle evrende bir çentik bırakamayacaksınız, bu neredeyse kesin. Hatta kriterlerinizin katılığına bağlı olarak, o lafın sahibi Steve Jobs bile böyle bir çentik bırakamadı. Belki iPhone, sizin ya da benim başaracağımız her şeyden daha fazla nesil boyunca hatırlanacak ama gerçekten kozmik bir bakıştan, o da yakında unutulacak. Her şey gibi…
Yükü Yere Bırakmak
Önemsizliğinizin hatırlatılmasının rahatlama getirmesine şaşmamalı. Bu, bunca zamandır kendinizi, makul olarak karşılamanız beklenemeyecek standartlara bağlı tuttuğunuzu fark etmenin hissi. Ve bu fark ediş yalnızca sakinleştirici değil, özgürleştirici de. Çünkü “iyi geçirilmiş bir hayat” tanımının bu gerçekdışı yükünden kurtulduğunuzda, çok daha geniş bir yelpazedeki şeylerin, sonlu zamanınızı anlamlı kılmanın yolları arasında sayılabileceğini düşünmekte özgürsünüz. Şunu düşünmekte de özgürsünüz; zamanınızla halihazırda yaptığınız birçok şey, sandığınızdan daha anlamlı olabilir ve belki de şimdiye dek onları, yeterince “önemli” olmadıkları gerekçesiyle bilinçaltınızda değersizleştiriyordunuz.
Bu yeni perspektiften bakınca çoğu şey görünür hale geliyor. Çocuklarınıza besleyici yemekler hazırlamak, hiçbir yemek ödülü kazanmayacak olsanız da, herhangi bir şeyin önemli olabileceği kadar önemli olabilir. Romanınız, Tolstoy olmadığınızı bilseniz bile, bir avuç insanı duygulandırıyor ya da eğlendiriyorsa yazılmaya değerdir. Ve hizmet ettiği insanların hayatını birazcık iyileştiren her meslek, bir çalışma hayatını geçirmeye değer bir yol olabilir. Dahası şu anlama da geliyor, koronavirüs pandemisinden öğrendiğimiz şey, komşularımızın ihtiyaçlarına birazcık daha duyarlı olmaksa, “Büyük Duraklama”dan değerli bir şey öğrenmişiz demektir. Toplumun kökten dönüşümü ne kadar uzakta kalırsa kalsın biz bir şey öğrenmişiz demektir…
Kozmik önemsizlik terapisi, büyük resimdeki önemsizliğinizle ilgili gerçekle yüzleşmeye bir davet. Onu, elinizden geldiğince kucaklayın.
Hayat denen bu birkaç bin haftalık bu şaşırtıcı hediyenin hakkını gerçekten vermek, onunla “olağanüstü bir şey yapmaya” karar vermekten geçmiyor. Aslında tam tersini gerektiriyor, hayatı, soyut ve aşırı talepkâr bir olağanüstülük standardına bağlamayı reddetmeyi… Hayatı kozmik önem taşıyan tanrısal fanteziler yerine somut, sonlu ve çoğu zaman tam olarak böyle olduğu için harikulade gerçekliğinde kabul etmeyi…




İşte evrenin ve hayatın gerçekleri. Sanki kurumsal dünyayı ve havalı titreleri insanlar tam da bu düşüncelere kapılarak sisteme isyan etmesinler diye inşa etmişler. 🙂 Kalibresinden bağımsız herkes tepeye oynuyor, çok az insan bunun ömürlerinde neye tekabül ettiğini, gerçek gücün ve özgürlüğün ne olduğunu kavrayabiliyor. Hayatımızda biraz daha felsefe olsa (felsefe için IQ, IQ için beslenme, beslenme için gelir lazım döngüsünden kurtulabilirsek) dünyanın seyri değişecek.
Bu aslında minnoş bir farkındalıktan çok daha fazlası. Günlerimizi kendimize eziyet etmekle geçiriyoruz. "Daha fazlası olmalı, daha kıymetli yaşamalı " diyerek geçirdiğimiz günler, kıymetli geçirdiğimiz ama fark etmediğimiz 4000 haftanın parçaları. Sadece kendi nezdimizde (ya da günümüz dünyasının nezdinde) yeterli gelmediğini sanıyoruz. Kendi yaşam yolumuza, yeşerdiğimiz toprağımıza, çevremize baktığımızda aslında ne kadar çok şey yaptığımızı anlayabileceğiz. Keşke bunu hep hatırlasak.