Aramıza yeni katılan herkese kocaman bir hoş geldiniz!
Bu bültende her hafta incelediğim, okuduğum, heyecanlandığım ne varsa paylaşıyorum. Bunlar genelde daha iyi bir hayat yaşayabilmek uğruna elimizde olması gereken araç ve gereçlerden oluşuyor.
Eğer bülten hoşunuza gittiyse sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz, tamamen ücretsiz bir bülten olacak ve böyle de kalacak;
Merhabalar!
Bu hafta çok planım vardı ancak yaşanması gereken bir hayat vardı, o yaşandı ve ben hasta oldum 😔
Bugün daha iyiyim ve podcast’e planladığım içerikleri yüklemek için kendi kendime ettiğim tezahüratları çoğaltıp (hadi Hande yaparsın, bırakma Hande, toparlan Hande) mikrofonun başına geçeceğim. Yayınlar yayınlamaz bilgisi size de gelecektir 🥳
Bu hafta bültende olanlar;
💪 Tek kişilik oyun meselesi
🤔 En önemli soru ve onu bulma yöntemi
🦄 Parlak fikirlerin doğuşu
🐣 İhtiyacınız olan o yüzük
😎 Haftanın sözü
Handegül
Tek kişilik oyun
Hayatı tek kişilik oyun gibi görmek gerekli. Orson Welles’in dediği gibi;
Yalnız doğar, yalnız yaşar ve yalnız ölürüz.
Bir anne ve bir babamız olmadan doğamazdık, bir toplum içinde yaşıyoruz evet ve kendi minik ailemizi kurabiliriz, bunlar doğru. Bu sebeplerden dolayı hayatı çok kişilik oyun gibi görmek makul olabilir ama tek kişilik bir oyun olması fikri en önemli soruları yanıtladığı için bu şekilde düşünmek daha anlamlı olacak.
Nedir bunlar?
Hayata geldiğimizde yalnızız. Bir ailemiz var, evet ancak, hayatımızı onların hayatlarının bir yan ürünüymüş gibi görmeye meyledebiliyoruz. Böyle olmamalı.
Bu hayat sizin. Başınıza ne gelmiş olursa olsun, nasıl bir ailede ya da ortamda ne kadar travmatik yaralara sahip olursanız olun, bu hayat sizin. Ve siz yönlendireceksiniz. Kimse, sizden başka kimse eğip, bükemez ya da oyunun ana karakterini yönetemez. Bu oyun sizin, ve tek kişilik bu oyunun kahramanı sizsiniz.
Hayatı tek kişilik bir oyun gibi düşünmek kurban psikolojisinden de uzaklaştırıyor bizleri. Ne olmuş olursa olsun, kurban değilsiniz, hayatınızın yön verenisiniz.
Yalnız doğduk, yalnız yaşıyoruz ve yalnız öleceksek ne önemi var ki diyebilirsiniz. Demeyin, ama bu makul bi soru olabilir.
Hayatın ne anlamı var o zaman?
Hayatın hem hiç anlamı yok hem çok anlamı var. Ama tüm bu anlamları siz kendiniz yaratacaksınız kendinize. Çünkü bu hayat sizin.
Eğer hayatın bir anlamı olsaydı, hepimiz bu anlamı bulmaya çalışırdık. Sonra birisi bulduğunda, hepimiz bu anlamın köleleri olarak yaşardık.
Hayat işte bu yüzden çok güzel. Bir anlamı yok. Bu anlamı siz yaratıyorsunuz. Ve bu anlam size bağlı olduğu için hayat özgür…
Bu hayat sizin tek kişilik oyununuz, hakkını vererek oynayın. Başınıza ne gelirse gelsin ayağa kalkmayı bilin.
Bu sizin hayatınız. Anlamını yaratın…
En önemli soruyu bulmak meselesi
Bir sorunu çözmek için yapılabilecek en iyi şey onu “çerçevelemek”tir. Bu şekilde sorunu seçeneklere, dezavantajlara ve fırsatlara dönüştürerek kararınızı kolaylıkla verebilirsiniz.
İyi çerçevelenmiş bir problem için bilmeniz gereken en önemli şey ise “en önemli soruyu bulmak” olmalıdır.
En önemli soru; yanıtlandığında, alt sorulara da cevap verebilecek sorudur. Tüm alt soruların ana sorusunu bulmak, problemle ilgili iyi bir çerçevelemenin en önemli adımıdır.
Nasıl?
Bir problemle ilgili birden çok soruyu alt alta yazın. Daha sonra bu soruları kendi aralarında sıralayın. Hangi soru ya da sorular yanıtlandığında diğer soruların çoğunun da cevabı olabilirse bu sorular sizin en önemli sorularınızdır.
Çözümünüzü ise bu en önemli sorulara bulduğunuz çözüm seçeneklerini değerlendirerek yapabilirsiniz.
Uyguluyoruz:
Bir grup bilim insanı bir ışınlanma cihazı icat etti. Size geldiler ve cihazı piyasaya sürmek için yardımınızı istediler. Ne yaparsınız?
Bu soruya yanıt vermek için binlerce soru sorabilirsiniz. Ki sormalısınız da. Cihazın büyüklüğü nedir, gönderici ve alıcı diye iki ayrı cihaza mı ihtiyaç duyulur, ne kadar hızlı çalışacak, ne kadar pahalı olacak vs.
Durumu en önemli soruyu bulma moduna sokalım;
Bilim insanları içe dönükler ve tüm bu sorularınızdan keyif almıyorlar. Yalnızca iki soruyu yanıtlayacaklarına karar veriyorlar ve bu iki soruya verilen yanıttan yola çıkarak net bir pazara giriş planı çıkarmanızı bekliyorlar. Hangi iki soruyu sormak istersiniz?
Cihaz ne kadar güvenli? (İnsan için güvenli mi değil mi?)
Cihazın en çok maliyetli olduğu alan neresidir? (Satın almak mı yoksa kullanmak mı daha maliyetli? )
(burada muhteşem çizimimle durumu görselleştiriyorum;)
Bu iki en önemli sorudan yola çıkarak ışınlanma cihazımızı pazarlama alanlarımızı bulabiliriz:
Cihaz insanlar için yeterince güvenliyse, ancak satın alması çalıştırmaktan daha maliyetliyse, muhtemelen sabit bir dizi konuma yerleştirilmeli ve bir havaalanı sistemi gibi çalışmalıdır.
Benzer şekilde güvenliyse ve satın alması ucuz ama kullanması pahalıysa, herkesin evlerinde, iş yerlerinde vb. böyle bir cihaza sahip olmasını sağlamalı ve sonra cihazları yalnızca belirli kullanım senaryolarında kullanmalıyız. Bu şekilde "faks makinelerine" daha çok benzeyebilir.
Öte yandan, cihaz insanlar için yeterince güvenli değilse, ancak yine de kullanması daha maliyetliyse, o zaman muhtemelen bu planı değiştiririz ve 3D nesneleri iletebilmek için kullanılan bir faks makinesine dönüştürürüz.
Ve son olarak, eğer insanlar için güvenli değilse ve kullanması pahalı değilse, o zaman belki eşyaları ışınlayan bir nakliye ağı gibi kullanabiliriz.
Parlak fikirler nasıl doğar? İnovasyonun doğal tarihi
Steven Jonhson yazdığı bu kitapta, inovasyonun tarihimiz boyunca ortaya çıkışını ve ortaya çıkaran bu koşulları -herhangi bir yere uygulayabilmek için- bulmaya çalışmış. Aynı konuyu ele aldığı TED konuşmasını da şuraya bırakıyorum.
Notlarım
Leibniz ve Newton'un kalkülüsü aynı zamanda keşfettiklerini duydunuz mu? Ampul, telefon, jet motoru hatta transistör için bile bu durumun böyle olduğunu biliyor muydunuz?
Her kapının daha fazla kapısı olan bir odaya açıldığı bir yer hayal edin. Bilimsel keşif böyle bir şeydir. Kağıt, mürekkep ve şarap presinin her birinin kapıları çoktan açılmıştı ve Gutenberg matbaayı icat etti. O yapmasaydı başkası yapacaktı.
Tarih boyunca bu durum tam 1000 kez yaşandı.
Yazar Johnson, Kauffman'dan alıntı yaparak, açılmış kapılar varken mümkün olabileceklerin uzayını 'yakın olası' olarak adlandırıyor. Bu aynı anda hem cesaretlendirici hem de moral bozucu bir düşünce olabilir…
Yani dünyadaki her şey kaçınılmaz mı?
“Yakın olası” bize zamanlama hakkında düşünmek için güzel bir yol sunuyor. "Çok erken" olan bir şey, çok fazla kapıya ihtiyacı olan ve henüz bu kapılardan bir kısmının da açık olmadığı şeylerdir.
Bell, resimli telefonu 70'lerde icat etti, ancak evinizde telefon kulübesi boyutunda bir şeye sahip olmaya değmezdi. 90'larda pek çok kişi devasa çok oyunculu çevrimiçi oyunlar denedi, ancak internet bant genişliği, gecikme vb. sebeplerden dolayı ortam buna hazır değildi.
Tabii ki, mümkün olan birçok kapıyı hızlı bir şekilde zorlamak da mümkündür, tarihimizde bunlar da var: Manhatten Projesi, Apollo, Mikro işlemciler.
İnovasyon tarihinde hep birlikte çalışmanın ve kapılar açmanın önemini anlatan kitap oldukça etkileyici. Newton’un da dediği gibi;
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.
İhtiyacınız olan o şey
Tornavida yüzük. Evet.
Simone Giertz’in birbirinden ilginç icatlarının yer aldığı Youtube kanalını bilmiyorduysanız, artık biliyorsunuz, hemen gidip birkaç videosunu izleyin lütfen :)
Şimdi de kendi şirketini kuran Giertz, amacını değişik problemlemlere eşsiz çözümler üretmek olarak tanımlamış, ve eşsiz ürünlerinden biri olan tornavida yüzüğü piyasaya sürmüş;
Yaratıcı insanları çok seviyorum. Dünya ne diyorsa desin kendi bildiğini yapan o kişilere hayranım. Simone da onlardan biri.
Bir parçası kayıp beyaz puzzle’ına da ayrıca düştüm. Cidden benim aklıma gelmişti bu ama, muazzam fikir!
Haftanın sözü:
"Size bir tavsiyem var: sabırsız olmayın. İşler çok karışık olduğunda veya hiçbir şey yapamadığınızda umutsuzluğa kapılmayın. Bunun uzun bir süreç olacağını ve her şey üzerinde yavaş yavaş, adım adım ilerleyeceğinizi anlamalısınız.” -Haruki Murakami
Namaste







