“Hayatımın her gününe bir ritüelle başlarım” diye yazar çok satan The Creative Habit (Yaratıcı Alışkanlık) kitabında Twyla Tharp.
Doğduğu dönemin hippi furyasından nasibini alarak, “eşsiz bir isme” sahip olması istenen Twyla adını Domuz Prensesi Twila’dan almış. “Ne hoş isim, ne demek?” sorularına verecek çok anlamlı bir yanıtı olmamış ama modern çağın gelmiş geçmiş en iyi dansçılarından ve koreograflarından biri olmayı başarmış Twyla;
“Sabah 05:30’da uyanırım, antrenman kıyafetlerimi, tozluklarımı, sweatshirt’mi ve şapkamı giyerim. Manhattan’daki evimden dışarı çıkarım, bir taksi çeviririm ve sürücüye beni 91. Cadde ile Birinci Cadde’nin köşesindeki Pumping Iron spor salonuna götürmesini söylerim; orada iki saat antrenman yaparım.
Ritüel, her sabah spor salonunda bedenime yaptırdığım esneme ve ağırlık antrenmanı değildir; ritüel taksinin kendisidir. Sürücüye nereye gideceğini söylediğim an ritüeli tamamlamış olurum.
Bu basit bir eylemdir; ancak her sabah aynı şekilde yapmak onu otomatikleştirir, tekrarlanabilir ve yapılması kolay hale getirir. Atlatma veya farklı yapma ihtimalimi azaltır. Bu rutin cephaneliğimdeki araç ile üzerinde düşünülmesi gereken bir şeyi daha azaltıyorum.”
Twyla Tharp sıcacık yatağından buz gibi soğuğa, bir gün önceki antrenmandan kalma ağrıları ile uyanıp uyanmama kararını her sabah yeni baştan almıyor. Twyla taksi çağırıyor.
Konumuz bu taksi olacak bugün.
Aktivasyon enerjisinin kimyadaki tanımı şöyledir:
Bir tepkimeyi başlatmak için gerekli olan minimum enerji miktarı.
Kimyada bu eşiği düşüren şeylere de katalizör denir. Katalizörler tepkimeyi kolaylaştırır ama kendisi harcanmaz.
Biz “eşik” kavramını gündelik hayattaki her şey için kullanıyoruz. Ve çoğu zaman eşik, standartlarımıza göre çok yüksek kaldığı için, ya da “yeterince disiplinli olamadığımız” için o işe hiç başlayamıyoruz.
Ancak disiplinli insanlar sadece çok irade sahibi oldukları, bir şeyi çok istedikleri ya da özdenetime sahip oldukları için kafaya koyduklarını yapıyor değiller. Bu insanların bir şeyler yapmaya devam edebilmesinin en önemli sebebi, kendilerini mümkün olduğunca zorlamak değil, aksiyona geçmelerini engelleyen o “sürtünmeyi” azaltmaları.
Araştırmalar, kendisini sürekli zorlayan insanların performanslarında gözle görülür derece azalmalara dikkat çekiyor.
Kendini sürekli zorlayarak bir şeyi sürekli hale getirmek tükenmenin tam karşılığı oluyor. Bunun yerine sürtünmeyi azaltmayı hedeflemelisin.
Sürtünme hemen fark edilen bir şey değil. Bu yüzden ceza “yeterince istememeye”, “tembelliğe” ya da “disiplinsizliğe” kesiliyor. Çünkü bunlar çok daha görünür. Ama sürtünmeyi fark etmenin de üstesinden gelmenin de yöntemleri var.
Üniversite sınavlarına hazırlanırken, iki yakın arkadaşım gibi ben de tıp okumak istiyordum. Bunu gerçekten çok istiyordum. Doktor olmalıydım ben. Ama olmadı; hep yaşamanın hayalini kurduğum İstanbul’da Tıp Fakültesi kazanamadım.
Sonra kendime dedim ki -her yetişkin, entelektüel olmaya aday her insan gibi durumu ahlaki açıdan değerlendirip kendimle ilgili bir sonuca varmam gerekiyordu- demek ki yeterince istemiyormuşum ki yapılması gerekeni yapıp kazanamadım.
Oysa çok istedim. Çok istedim ama yapamadım. Disiplinsiz miydim, tembel miydim? Haşa. Askeri kökenli bir aileden geldiğimiz için çok disiplinli büyüdük biz. Çalışmayı da, öğrenmeyi de çok severim 🫡
Bugün yapamadığım şeyin istememek, disiplinsizlik ya da tembellikle ilgisi olmadığını görüyorum. Ben yeterince çok istememe rağmen etrafımdaki sürtünmeden kurtulamadım. Çünkü bunu fark edemedim.
Benim zamanımda yarışın adı ÖSS’ydi. Her sabah uyanıp sıfırdan başlamak ve hangi dersi çalışacağımı bilememek çok büyük bir sorundu. Çok fazla yapılacak şey vardı: fizik, kimya, biyoloji… Hatta Matematik 1, matematik 2, fizik 1, fizik 2… Sürekli çok fazla şey olduğu için çalışmam ve yetiştirmem gerekenleri bir sıraya, bir düzene koyamıyordum.
İlk aksiyonu alıp sonrasını getirecek şekilde işin içine giremiyordum.
Her sabah uyandığımda, bir önceki günün yapılmamış işleri o günün işlerinin üstüne yapışıyordu. Bir önceki günün yapılamayanları, utanç ve pişmanlıkla birlikte her gün biraz daha büyüyordu.
Tanıdık geldi mi? Hadi o zaman düşmanımızı yakından tanıyalım.
Sürtünme nedir?
Sürtünmeyi, niyet ile eylem arasındaki toplam direnç olarak tanımlayabiliriz. Üç kaynaktan beslenir:
Çevre: masanın düzensizliği, telefonun nerede olduğu, aradığın kitabın kütüphanenin hangi derinliklerinde olduğu gibi içinde bulunduğun ortamdan,
Beceri ve rutin eksikliği: işin nasıl yapılacağını her seferinde sıfırdan çözmek zorunda kalmaktan yani Amerika’yı her defasında yeniden keşfetmekten,
Ve başlamak için gereken aktivasyon enerjisinden.
Benim ÖSS sabahlarımda üçü birden vardı: hangi dersin çalışılacağı belirsizdi, bir düzen yoktu ve her sabah atılması gereken o ilk adım bir önceki günün ağırlığıyla birlikte geliyordu.
İnsanlar yeterince çabalamadıkları için değil, içinde çalıştıkları sistem sürekli çabayı fazla pahalı hale getirdiği için başarısız oluyor. Kendini sürekli zorlayarak aksiyona geçmek zamanla performansı olumsuz etkiliyor. Özdenetim sürekli kullanıldığında yani sürekli kendini zorlamak zorunda kaldığında performans düşüyor; ayrıca bu zorlanmayla birlikte strese ve yorgunluğa daha açık hale geliyorsun.
Ama aksiyona geçmeyi kolaylaştıran, seni kendini sürekli zorlamak zorunda bırakmayan rutinler, alışkanlıklar ve ritüeller sayesinde insan aktivasyon enerjisini bulup devam edebiliyor.
Çok disiplinli insanlar daha fazla irade harcamıyor. Alışkanlıklara, rutinlere ve ritüellere yaslanıyor, çevrelerini aktif kontrol ihtiyacını azaltacak şekilde tasarlayarak hepimizden daha az çalışıyor…
Bir grafik hayal edelim. Yatay eksen sürtünme olsun, soldan sağa doğru düşükten yükseğe gitsin. Dikey eksen istek, yani davaya bağlılık olsun: yukarıda yüksek, aşağıda düşük.
Sol üst: Akış: İstek yüksek, sürtünme düşük. Bizim olmak istediğimiz yer tam olarak burası; flow state dediğimiz yer. Aksiyonlarımız burada doğal, kendiliğinden olur. Zorlamayız. Akışta oluruz.
Sağ üst: Zorlanma: Burası tehlike bölgesi. İstek hâlâ yüksek ama sürtünme de yüksek. Çok istiyoruz ama yapamıyoruz, sürtünme çok fazla.
Sol alt: Sürüklenme: Burası da çok tehlikeli. Çok da istemiyoruz ama yapmak o kadar kolay ki kendimizi içinde buluyoruz. Doom-scrolling en güzel örneği, yavaş yavaş zamanımızı ve enerjimizi tüketiyor.
Sağ alt: Kaçınma: İstek az, sürtünme çok. Ne bir ödül hissi var ne de yapması kolay. Tabii ki kaçınıyoruz.
Olmak istediğimiz yer Akış alanı. Ama en çok dikkat etmemiz gereken yer ise Zorlanma karesi, çünkü en çok yanlış teşhisi burada koyuyoruz. Çok istememize rağmen yapamadığımız için kendimizi disiplinsiz, tembel diye yaftalıyoruz; çünkü istememize rağmen yapmıyoruz e tabii ki sorun bizde olmalı. Görünmeyen şey ise oradaki sürtünme. Sürtünmeyi fark etmek yerine sonuca odaklanıp “demek ki ödülü yeterince istemiyorum, sorun bende” demek en yanlış teşhis.
Eşiği bölmek
Sürtünmenin birçok kaynağı olabilir dedik. Aktivasyon enerjisi kısmını biraz açalım.
Akışa girmek için gereken aktivasyon enerjisi eminim ki sana fazla geliyor. Neden ilk adımı atmak bu kadar büyük hissettiriyor? Çünkü çoğu zaman sondaki o çok istediğin ödülü çok değerli bulduğun için, bu değer ilk aksiyona yapışır, onda ağırlık yapar ve bu ağırlık bir türlü başlatmaz seni. Hele bir önceki gün de başlayamamışsan onun ağırlığı da biner üstüne, ve o ilk adım için gereken enerjiyi bir türlü bulamazsın.
Yapman gereken en önemli şey, tanımı değiştirmek. Sonundaki ödüle değil, ilk atacağın adıma odaklanmak. Bu yüzden hedeflerini küçültmek çok işe yarar:
“Spor yapacağım” değil; sadece spor ayakkabılarını giymeyi hedeflemek...
“Yazı yazacağım” değil; önce tek bir tıklamayla boş sayfayı açmayı hedeflemek.
Sonra ilk kelimeyi yazmayı…
Sonra ilk paragrafı yazmayı…
Yani bitirmeye değil, her zaman başlamaya ve bir sonraki adıma odaklan.
Ali Abdaal bunu bir e-postasında “going through the motions” yani hareketlerden geçmek diye anlatmıştı. Peter Attia’nın Outlive kitabını okuduktan sonra sabahları Zone 2 koşusu yapmaya karar vermiş. Ama sabah olunca tahmin edeceğiniz şey oluyor, yatak sıcak, bacaklar dünün antrenmanı sebebiyle hafif ağrılı, dışarı çıkmak gözünde büyüyor.
O da koşuyu hedeflemeyi bırakmış. Önce koşu taytını giyiyor, çoraplarını, ayakkabılarını, üstüne bir sweatshirt’ünü alıyor. Bu adımlar bittiğinde en zor kısım, yani yataktan çıkmak, çoktan geride kalmış oluyor. “Madem giyindim, koşayım bari” demesi de bedava.
Aynısını video çekerken de yapıyor. Sekiz yıldır video çekmesine rağmen kayda basmadan önce hâlâ oyalandığını anlatıyor: Bu video çekmeye değer mi, yeterince iyi mi, hazır mıyım… Bu düşüncelerin yer çekimi gibi hep orada olacağını kabul etmiş; onlarla savaşmak yerine sırayla saçını yapıyor, sweatshirt’ünü giyiyor, kamera açısını ayarlıyor, ışıkları açıyor. O noktada kayda basmamak için bir sebep kalmıyor.
Geceleri iyi bir uyku için de aynı yöntemi izliyor; kendini uyumaya zorlamıyor. Önce dişlerini fırçalıyor, pijamalarını giyiyor, ışıkları kısıyor ve Kindle’ıyla yatağa giriyor.
Beynimiz başlamanın önüne direnç koyuyor, dışarısı soğuk, bu video hazır değil, bu iş sıkıcı… Bütünü bitirme baskısını kaldırıp küçük başladığında o direncin etrafından dolaşıyorsun.
Zincir kurmak denince de Andrew Huberman
Andrew Huberman’ın sabahı da tam bir zincirleme aksiyon tamlaması. Genelde 6 ile 6.30 arasında alarmsız uyanıyor, 7’yi geçmeden mutlaka yataktan kalkmış oluyor. Uyandığında telefon elinde değil, odada bile değil. İlk istediği şey gözüne güneş ışığı değmesi; bu yüzden ikinci adım dışarı, güneşin olduğu yere çıkmak. Işığa ulaşmanın yolu da yürümek. Köpeğiyle birlikte yürüyor.
Yürürken gözlerinin önünden akıp giden hareketliliğin -bir yerden bir yere geçerkenki o geçiş hâlinin- beyinde, amigdala üzerinde önemli bir etkisi olduğunu; bu hareketi gözle ve kulakla almanın uyanmaya büyük katkı sağladığını düşünüyor. Yürüyüş en az 2 dakika olmalı, 30–40 dakika arası olursa muhteşem, diyor. Döndüğünde köpeğine su veriyor, kendisi de içine biraz deniz tuzu kattığı suyunu içiyor. Kahveyi uyandıktan 90–120 dakika sonraya bırakıyor, çünkü çok erken içilen kahve ile öğleden sonra kafein çöküşü yaşamak istemiyor. Saat 11–12’ye kadar da bir şey yemiyor; bunun daha iyi odaklanmasına ve öğrenmesine yardım ettiğini düşünüyor.
Benim dikkatimi çeken, bu rutinin muhteşem sağlıklı olması değil, birbirine bağlı olması. Her adım bir sonrakinin sebebi: ışık istiyor; dışarı çıkmalı; çıkmak için yürüyor; yürümek için zaten bir sebebi var: köpeği. Köpeğin her sabah dışarı çıkma ihtiyacı yürüyüşü bir karar olmaktan çıkarıyor. Huberman her sabah “yürüsem mi?” diye kendisiyle pazarlık etmek zorunda kalmıyor çünkü köpeği huzursuzca kapıda bekliyor.
Ritüeller, motivasyonun yerine geçen katalizörlerdir
Çevreni işini kolaylaştıracak şekilde tasarlamalısın. Kitabını yastığının üstünde bırak mesela. Telefonunu başka odada şarj ederek ona uzanmanın sürtünmesini artır.
Ritüeller, motivasyonun yerine geçen katalizörlerdir. Adımlar seni işin içine taşıdığı için işe başlamaya karar vermen gerekmez; ritüeller seni karar verme derdinden kurtarır. Ve tıpkı kimyadaki katalizör gibi harcanmazlar, yok olmazlar: iraden her sabah biraz tükenebilir, ama Twyla’nın taksisi her sabah oradadır.
Her sabah alarm çaldığında uyanmak zor geliyor olabilir. Herkese zor gelir; kim istemez yatmaya devam etmeyi? Ama şu prensibi kendine yol gösterici seçtiğinde sorun yaşamazsın:
Sabah alarm sesiyle uyanmış beynimle asla pazarlığa girmeyeceğim.
Pazarlık yok, snooze butonuna basmak yasak, ayakları yere basmak ilk şart. Bu minik üç ritüel, alışkanlık, prensip -ne dersen de- hayatı o kadar kolaylaştırıyor ki. Aktivasyon enerjisini her birine ayrı ayrı uygulamaya çalışarak kendini her adımda zorlayabilir, ya da sürtünmeyi tamamen ortadan kaldırabilirsin.
Her sabah koşmak istiyorsan, ne giyeceğin yatağının hemen yanında dursun. Uyanır uyanmaz ilk ve tek aksiyonun taytını giymek olduğunda, gerisi çok kolay ilerler.
Dikkat dikkat!
Her akıl modelinde olduğu gibi burada da iki önemli dikkat noktasına ihtiyacımız var.
1. “Sürtünme” her zaman düşmanın değil
Modelimiz tek yönlü değil, iki yönlü kullanılabilen bir kadran. İstediğimiz eylem için sürtünmeyi azaltabildiğimiz gibi, istemediğimiz eylemler için artırmayı da seçebiliyoruz. (Örneğin Victor Hugo, Notre-Dame’ın Kamburu’nu bitirmek için kıyafetlerini kilitletip dışarı çıkamayacak hale getirmiş. Çıplak yazmış olması daha sansasyonel olabilirdi ama bizim için önemli olan dışarı çıkma dürtüsünü engelleyecek mekanizma kurması.)
Ama bazen de ulaşmak istediğimiz sonuç için eşiği düşürmek değil, yükseltmek gerekir. Buna en iyi örneği, Suno’nun yeni yayınladığı özelliğiyle verebilirim. Suno iki sene boyunca “şarkıyı senin yerine yapan yapay zekâ” olarak konumlandırdı kendisini; müzik yapmanın aktivasyon enerjisini neredeyse sıfırlayan bir üründü yani. Ağustosta Studio 2.0’ı çıkardılar ve MIDI özelliğini canlıya aldılar. Kendi ifadeleriyle MIDI, Studio’ya en çok istenen özellikmiş ve bu özellikle kullanıcılar notaları sadece kendileri çalmak istemiş. Yapay zekanın “müzik yapma tatminini” ellerinden tamamen almasını sevmemişler.
Eşik her zaman düşman değil; eşik aynı zamanda bir katılım bedeli. Bazı işlerde eşiği sıfırlamak deneyimin kendisini de yok ediyor ve geriye yapmış olma hissi vermeyen kuru bir sonuç kalıyor. Hangi tepkimede eşiği düşürüp hangisinde koruman gerektiği bir verimlilik sorunu değil; senin neyi deneyimlemek istediğine dair bir soru olarak yer alıyor.
2. “Sahte” eşik düşürücüler
Yapay zekânın eşikleri çatır çatır alaşağı etmesinin getirdiği bir tuzak daha var: yalancı bir eşik düşürtmece hissi.
Bir metin yazmak için bilgisayar başına oturduğunu düşün. Gerçekten yazmak yerine yapay zekânın sana nasıl yardım edebileceğine dair mükemmel bir prompt cilalamakla, skill yaratmakla vakit geçiriyorsun. Sonra ortaya bir sonuç çıkıyor, ama çok beğenmediğin için onu eğip büküp daha çok sen gibi görünsün diye uğraşıyorsun. Yani sıfırdan kendin yazsan harcayacağından çok daha uzun zaman harcıyor ve sonunda bu işten sıkılıyorsun. Eşiği bayağı düşürdüğün hissiyle başlayıp yukarıda anlattığımız Zorlanma karesine çok kolay düşebiliyorsun.
Aktivasyon enerjisini düşürdüğünü sanarak yapay zekâ kullanıyorsun, ama düşürdüğün eşik yapman gereken tepkimenin eşiği değil. Yanında duran, çok daha kolay aşılan başka bir tepkimenin eşiği. Kimyadaki karşılığıyla yan tepkime: aynı başlangıç noktasından çıkıyor, hızlı ilerliyor ama istediğin sonucu vermiyor.
Bir hamlenin gerçek bir katalizör mü yoksa sahte bir başlangıç mı olduğunu ayırmanın pratik bir yolu var: o aksiyonun seni her adımda nereye götürdüğüne bakmak.
Gerçek eşik düşürücüler seni işin içine alır. Belge açık ve ilk cümle yazılmışsa, ayakkabılar ayağında ve kapı arkandaysa, ışık açılmış ve kamera kayıttaysa, işin içindesindir; yanında değil. İşi bitirmek için gereken adımlardan birindesin. Twyla Tharp’ın taksisi gibi: şoföre adresi söylediğinde salona doğru yolda oluyor.
Sahte olanlar seni “işin etrafında” meşgul eder. Prompt’u iyileştirdikten sonra yazman gereken yazı hâlâ bekliyorsa, klasörleri düzenledikten sonra asıl iş hâlâ yerinde duruyorsa, yorulmuşsundur ama çalışmış sayılmazsın...
Bu yazıdan aklında kalmasını istediğim en önemli iki şey;
Herkes başlamayı bir motivasyon meselesi sanıyor; aslında sadece bir “eşikten atlama” meselesi.
Herkes disiplinli insanların daha çok iradeye sahip olduğunu sanıyor; aslında daha az irade gerektiren sistemler kuruyorlar.
Eşiği fark etmen ve atlaman için kullanacağın beş soruyla baş başa bırakıyorum seni;
Şu an Zorlanma karesinde duran hangi işin var? Çok ama çok önemsediğin ama her seferinde pahalıya mal olan o şey ne?
Düzenli yaptığın bir şeyde eşiği ne düşürüyor: motivasyonun mu, kurduğun bir düzenek mi? Düzeneği adım adım tarif edebiliyor musun?
Sabah masana oturduğunda, ilk işi yapmanın önünde kaç adım var? Bunlardan hangisi dün akşamdan halledilebilirdi? (Hemingway yazmayı cümlenin ortasında bırakırmış ki ertesi gün nereden devam edeceği çok kolaylaşsın.)
Hangi işinde eşiği bilerek yüksek tutmayı seçerdin, yani kolaylaştırmanın işi bozacağı yer neresi?
Son bir ayda hangi “hazırlık” aslında sahte bir başlangıçtı? Bittiğinde asıl işin içinde miydin, etrafında mı?
Çalışmak istemediğin zamanlarda çalışmazsan, çalışmak istediğin zamanlarda da çalışamazsın. Konu bu kadar basit."
-Twyla Tharp




Süper faydalı bir yazı
Yine çok güzel bir yazı Hande, kalemine sağlık.
Sumo örneği bana 1940-50'lilerdeki Betty Crocker çıkmazını hatırlattı. Popüler anlatıya göre, hazır kek karışımı fazla zahmetsiz olduğu için benimsenmedi. Kullanıcıdan bir yumurta eklemesi istenince insanlar sonucu daha çok sahiplendi.
Doğru sürtünme, emek; o da sahiplenme dolayısıyla anlam ve amaç yaratır.