30 Ağustos Zaferi’nden iki yıl sonra…
30 Ağustos 1924’te, Atatürk Dumlupınar’da…
Meçhul Asker Anıtı’nın temeli atılacak ve Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıldönümü kutlanacak…
Atatürk 26 Ağustos - 30 Ağustos’ta yaşananları anlattığı konuşmasının sonunda şunları söylüyor:
Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur.
Hiç şüphe edilmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu.
Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır.
Efendiler, milli egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkumdur.
Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yanız bir şeyi düşünmemişlerdir, Türkiye’yi!
Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek! Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabilriz.
Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:
Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.
Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!
Hayatımda okuduğum en iyi ama en iyi serilerden Yarının Adamı kitap serisinin yazarı Lord Sinov’un yorumuyla 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın bizzat Mustafa Kemal’in dehasıyla ve savaş alanındaki başkumandanlığıyla nasıl kazanıldığını hatırlayalım;
“Büyük Taarruz'la başlayan ve 30 Ağustos'la sona eren savaş yalnızca görkemli bir zafer değildi. Türk'ün asırlar sonra ilk kez başardığı bir imha muhaberesiydi.
Taarruz öncesinde, vaziyet hiç de iç açıcı değildi. Güç dengesi Yunan ordusuyla neredeyse eşitti. Saldırı cephe taarruzu şeklinde uygulandığında, düşmanı püskürtmek mümkündü fakat kesin zafer elde ihtimali düşüktü. Üstelik Türk ordusunun yaklaşık 200 bin askeri besleyecek gıdası kısıtlıydı. Eldeki stok, sadece altı aylıktı. Haliyle Türkler için yegane seçenek, düşmanı yenmek değil, imha etmek yani Anadolu'daki Yunan varlığını yok etmekti. Bir imha taarruzu yapmak ve düşmanı yok etmek için pek çok ihtimalin aynı anda gerçekleşmesi gerekiyordu. Düşmanı hiç beklemediği bir yerden vurmak, savunma hattını yarmak, ardından çevrelemek, çembere alıp yok etmek ve Akdeniz sahiline dek takip edip denize dökmek...
Gazi, bu stratejiyi uygulamak ve başarılı olmak için hayatının en büyük riskini aldı. Fakat bu risk bir kumar hesabına değil, ince düşünülmüş, adım adım örülmüş kusursuz bir stratejiye dayanıyordu.
Stratejinin ilk adımı, düşmanı yanıltmaktı. Yani, bir taarruza hiç hazır olunmadığı izlenimi yaratmaktı. Gazi bu nedenle, Kasım 1921'den itibaren Haziran 1922 tarihine dek taarruz hazırlığı anlamına gelebilecek girişimlerden kaçındı. TBMM, 1922 yılının Mart ayında Londra'da toplanan konferansa katılarak, barış arayışında olduğunu gösterdi. Dahası, mecliste çıkan taarruz tartışmaları köpürtüldü ve bir tür ayrışma izlenimi yaratıldı. Muhaliflerin baskılarının düşman kulağına gitmesine müsaade edildi. Düşman gözünde Türkler kendi içinde ayrışmaya düşmüş, hazırlıksız ve umutsuz bir askeri aygıt durumuna bilinçli olarak düşürüldü.
Stratejinin ikinci ayağı, zamanlamaydı. Gazi, taarruz vaktini seçmek için hazırlık yaparken, bizzat düşmandan istifade etti. Zira, Yunan Başkomutan Hacıanesti, Ankara'yı barışa zorlamak için bir kumar oynamış, İstanbul'u işgale kalkmıştı. İşgal girişimi, Temmuz ayının sonlarında gerçekleşti. Hacıanesti, başkenti ele geçirebilmek için Anadolu'daki bazı tümenlerini gizlice Trakya'ya kaydırmıştı. Girişim başarısızlıkla sonuçlandığında Gazi, doğru anın gelip çattığını anladı. Trakya'daki birliklerin geri dönüşüne fırsat vermeden harekete geçilecekti.
Stratejinin üçüncü ayağı, gizlilikti. Gazi, taarruz hazırlığına Haziran 1922'de başlamış fakat süreci gizli tutmuştu. Hazırlıktan yalnızca Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Milli Savunma Vekili Kazım Fikri Paşa'nın bilgisi vardı. Ordu ve kolordu komutanları bile hazırlıktan habersizdi. Taarruz bölgesinde başlatılan çalışmalara, taarruz değil, savunma hazırlığı süsü verildi. Bunun için ana hattı örtmek adına alakasız pek çok yerde yol çalışması yapıldı. Köyler boşaltıldı. Kağnılar ve büyükbaş hayvanlar temin edildi. Türk ordusu saldırmaktan çok savunmaya hazırlanır bir vaziyete geçti. Türk askerleri bile ne olduğundan habersizdi. Hacıanesti'nin İstanbul'u başarısız işgal girişimi üzerine Gazi, harekete geçti ve ordu/kolordu komutanlarını toplamak için futbol maçı tertipledi. Düşman, İstanbul etrafında gezinirken Türk ordusunun komuta kademesi Akşehir'de futbol maçı izliyordu. Ama bu bir örtüydü. Maç akşamı taarruz kararı ordu ve kolordu komutanlarına bildirildi. Gazi, cephe ziyaretlerini akşam vakitlerinde ve gizlice gerçekleştiriyordu. O günlerde diplomatik ziyafetler ve çay partileri veriliyor, Ali Fuat Paşa, Gazi'nin hastalığı nedeniyle köşkte istirahat ettiği yalanıyla cephe ziyaretlerini perdeliyordu.
Stratejinin dördüncü ayağı, baskın taarruzu yani düşmana hiç beklenmedik yerden vurmaktı. Yunan savunma hattı Bursa'dan başlıyor, Eskişehir, Kütahya'da devam ediyor ve Afyon'un güneyine sarkıyordu. Türk ordusu bu hatta tam karşıdan vurabilir ve cephe taarruzu yürütebilirdi ama bu durumda kazanma ihtimali olsa da imha ihtimali olmazdı. İmha için baskın gerekiyordu ve baskın düşmanın hiç beklemediği yerden gelmeliydi. Gazi bu kapsamda Afyon'un güneyinden taarruza karar verdi. Afyon güneyindeki 40 kilometrelik savunma hattında yaklaşık 35 bin Yunan askeri mevcuttu. Gazi, kuzeydeki birliklerin büyük bölümünü, gizlice buraya kaydıracak ve düşmana büyük üstünlük kuracaktı. Bu kapsamda 2. Ordu'nun önemli kısmı 1. Ordu'ya dahil edildi. Birlikler gece vakti büyük sessizlik içinde güney bölgesine yanaştırıldı. Düşmanın bu hareketi fark edememesi için gündüzleri ters istikamette yürüyüşler yapıldı. Kalan askerler akşama dek ağaç altlarında sessizce bekledi. Gece yürüyüşlerinde değil ateş, sigara bile yakılmadı. Böylece Yunan uçakları meseleyi fark etmedi.
Taarruz vakti gelip çattığında, düşmanın 35 bin askerinin karşısına tam 120 bin Türk askeri sızmıştı. Kuvvet dengesi, 3,5 kat Türk lehineydi. Taarruz hattının en kritik bölgesi 13 kilometrelik Kalecik Sivrisi - Tınaztepe bölümüydü. Burada 15 bin Yunan askeri mevcutken, karşısında tam 90 bin Türk askeri yığılmıştı. Yani, yarma bölgesinde 1'e 6, Türk üstünlüğü bulunuyordu. Dahası, topçu gücünün büyük bölümü de bölgeye kaydırılmıştı. Türk topçusunun gücü, Yunan gücünün altı katına çıkmıştı. Türk ordusunun kalanı, yani 45 bin mevcutlu 2. Ordu, düşman savunma hattının tam karşısında kalacak 100 bin civarı Yunan askerini oyalayacaktı.
Gazi, taarruz hazırlıklarına başlarken, en yakın dostlarından Ali Fethi'yi barış diplomasisi adına Londra'ya göndermişti. Amacı, taarruzu son kertede gizli tutmaktı. Ali Fethi, Londra'ya varır varmaz, İngiliz dışişleri ile temas aradı, Avrupa basınını karşısında toplayıp Türklerin barış arzuladığını açıkladı. Böylece, düşman başarıyla yanıltıldı. Türkler mecliste kavga ediyor, cephede savunma hazırlığı yapıyor, Avrupa'da barış arıyor, futbol maçı izliyor, çay ziyafetiyle meşgul oluyordu.
26 Ağustos sabahı gelip çattığında baskın taarruzu için hemen her şey hazırdı. Fakat süre sınırlıydı. Düşman, Türk ordusunu doğuda bilirken, Gazi, güneyden saldıracaktı. Yunan karargahının, evvela bir karar vermesi gerekecekti. Güneyden gelen taarruz, doğudan gelen büyük taarruzu gizlemek isteyen bir aldatmaca mıydı, yoksa Türkler güneyden gerçek bir baskın taarruzuna mı girişmişti? Yunan karargahının bunu anlaması için en çok iki güne ihtiyacı vardı. Yani, baskın taarruzu en geç iki günde başarıya ulaşmalı ve hattı yarılmalıydı. Sonrası, çevirmek, çembere almak ve imha etmekti.
Taarruz 26 Ağustos sabahı başladı. Kuzeydeki birlikler aynı günü Yunan ordusunun asıl merkezini oyalamaya girişti. Yunan ordusu ilk gün derin bir ikileme düştü. Hacıanesti, asıl taarruzu doğudan bekliyor, güneydeki baskını aldatmaca olarak görüyor, Trikupis ise güneyden güçlü bir taarruz geldiğini düşünüyor ve takviye birlik istiyordu. Gazi'nin beklediği ikilem doğmuştu fakat düşman hattı ilk gün yarılamadı.
27 Ağustos, kader günüydü. Nitekim aynı gün düşman hattı yarıldı ve Yunan ordusu çekilmeye başladı. Türk ordusu Afyon'a girdi. Böylece manzara değişti. Gazi, artık avını parçalamak isteyen bir kurttu.
28 Ağustos günü geldiğinde, Gazi'nin ikinci adımı, düşman birliklerini çevrelemek ve çembere alarak imha etmekti. Fakat Yunan ordusu yaklaşan tehlikenin farkındaydı. Bu nedenle Afyon ovası ile İzmir yolu arasındaki Dumlupınar geçidine yönelmek istediler. Fakat Türk ordusu zamanında hareket ederek geçidi kapattı. Böylece düşman birlikleri üç koldan sarıldı.
30 Ağustos gününe gelindiğinde tüm şartlar hazırdı. Gazi, üç koldan çevirip Murat dağlarına doğru sıkıştırdığı düşmanı bizzat komuta ettiği meydan muharebesiyle imha etti. Artık Yunan ordusu gövdesini kaybetmişti.
31 Ağustos günü geriye tek bir hedef kalmıştı. Döküntüler ve artıklardan oluşan Yunan birliklerini yeni bir mevziye sahip olmalarına fırsat vermeden İzmir'e sürmek ve denize dökmek.
İlk hedef Akdeniz'dir emri, bu niyetin tezahürüydü. Nitekim öyle de oldu. Türk ordusu 9 günde 400 kilometre yol teperek İzmir'e girdi ve kısa süre sonra Anadolu'da tek bir Yunan askeri dahi kalmadı.
Türk ordusu asırlar sonra ilk kez düşmanı imha taarruzu ile yok etmişti.”
30 Ağustos’u Atatürk’ün yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor:
“Düşman topçusunun mermileri çok yakınlara düşüyordu. Başkumandan sigarasını içiyordu. Güneş guruba yaklaşıyordu. Bir aralık başını çevirerek:
- Güneş topçumuzun görüşünü engelliyor… Fakat biraz sonra süngülerimize vuracağı akisleriyle düşmanın görüşünü tamamen kesecek, dedi.
Az sonra Allah! Allah! sesleri işitilmeye başladı. Hücum eden piyadelerimizin süngüleri, güneşin kızıl huzmeleri altında yalımlar yapıyordu. Hayret ediyordum… Her şey sanki onun iradesine bağlıymış gibi, ne derse o oluyordu. Bu anda Başkumandanın yüzünde görülür bir ıstırap ifadesi vardı. “Allah! Allah!” diyerek çığ gibi düşmanın üzerine devrilen binlerce askerin ölümü hiçe sayışları, onun insan kalbini tesiri altına almıştı. Yanan sigarasını yere attı ve düşman ateşine aldırmadan siperde doğruldu.
Bu kalkış sevdiği ve üzerine titrediği askerlerinin manevi huzurunda bir saygı vazifesi idi. Askerlik sanatının büyük dahisi, büyük stratejist, harpten ve kandan açıkça nefret ediyordu. Gözleri nemlenmişti. Güneş ufukta kaybolmak üzereydi. Eliyle muharebe sahasını göstererek,
- Hacıanesti! Mağrur kumandandın! Neredesin? Gel, ordularını kurtar! diye bağırdı.”
Atatürk’ün Başyaveri Salih Bozok, esir düşen Yunan Generallerinin Mustafa Kemal ile görüştürüldükten sonrasını anlatıyor:
Generallerden birisi kendilerine sorulan suallerin tamamlanmasının ardından, kiminle tanışmakta olduğunu sordu.
- Mustafa Kemal Paşadır! dedik.
Hayretle gözlerini açtı, inanmak istemiyordu. Sorusunu tekrarladı:
- Fakat bu Mustafa Kemal Paşa, bizim bildiğimiz Mareşal Mustafa Kemal midir? dedi.
Görüştüğü zatın hakikaten Başkumandan Mustafa Kemal Paşa olduğunu öğrendikten sonra,
- Dün burada mıydı? diye sordu.
- Başkomutanlık Meydan Savaşı’nı bizzat kendisi idare etmiştir, cevabını verdik.
Düşman generali bir müddet sustu. Sonra bakışlarını hürmet ve takdirle Gazi Paşa’ya yöneltti ve dudaklarından şu sözler döküldü:
- Zafer, galibiyet, şeref ve bu topraklar… Her şey sizin hakkınızdır. Bizim Hacıanesti İzmir’den kıpırdanamadı…
26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharabesi’yle kesin bir zafere dönüştü.
Mustafa Kemal ve komutanları 1 Eylül’de Eşme’ye (Uşak) geldiler. Eşme’de yanmamış ev yoktu. Yunan ordusu kaçarken her köyü, her kasabayı kendilerini tanımlayan barbarlık ve zalimlikle ateşe vermişti.
Mustafa Kemal bakışlarını duman tüten yıkıntıların üzerinden ayırmadan emrini yazdırdı:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!”
Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde zalim ve mağrur bir ordunun asıl unsurlarını, inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ederek, büyük ve necip milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz…
Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden emin olmaya haklıdır.
Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan savaşları verileceğini göz önünde tutarak ilerlemesini ve herkesin akıl kuvvetini ve yiğitlik gücünü ve çalışmasını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini talep ederim.
Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir*, ileri!”
O yıllarda, bugün Ege Denizi denilen bölgeye de Akdeniz deniyordu. Ege Denizi adı sonraki yıllarda kullanılmaya başlandı.
Bu emir üzerine bütün birlikler hedef İzmir olmak üzere görevlendirildi.
9 Eylül’de hedefe ulaşıldı.
Ölüm bizim için değil Binbaşı
1938 yılında Eskişehir’de Edebiyat öğretmenliği yapan, ak saçlı, iri gövdeli, sol bacağı aksayan, malulen emekli olmuş bir Kurtuluş Savaşı gazisi subayın öğrencilerine anlattığı hikaye şöyledir;
“… 30 Ağustos sabahı, şafakla gürleyen top sesleriyle düşman bozguna uğramış, perişan dağılıyordu. Tepeleri arka arkaya düşmandan alıyor kendi bayrağımızı dikiyorduk. Siperlerden taşmış sel gibi İzmir’e doğru akıyorduk…
Fakat birden sevinç komutlarım dudaklarımda donup kaldı. Serseri bir kurşun kalçama saplanmış, sol bacağımı perişan etmişti.
Subay ve erlerimin moralini bozmadan, aldığım emirleri sonuna kadar yerine getirmeye çabalıyordum.
Bir an geldi ki her şey gözlerimin önünde kıpkızıl kesildi. Yere düşmemek için sırtımı bir kayaya dayadım. O anda çevremde bir koşuşturmaca olduğunu fark ettim. Konuşmalar, fısıltılar birbirine karıştı.
Onun bize doğru gelmekte olduğunu görmüştüm. Kesik kesik “ Geliyor… O… Paşa Hazretleri…“ diyebildim.
Yakınımda topraklar kaydı, taşlar yuvarlandı, mahmuzlar şakırdadı…
Dayandığım kayadan yere yuvarlanmak üzereydim ki, çelik bir pençe omuzuma yapışarak beni hafifçe sarstı. Güçlükle gözkapaklarımı açabildim.
Oydu. Evet. Mustafa Kemal karşımdaydı… Gür kaşlarını birbirine yaklaştırmış bana bakıyordu. Dilim ağzımda birkaç kez dolaştı ama bir şey söyleyemedim.
“Neyin var binbaşı?” diye sordu.
İki yanımda cansız sarkan kollarım kendiliğinden kıpırdandı. Kana bulanan bacağımı işaret ederek,
“Beni bıraktı Paşam… İstediğim yere kadar gidemeyeceğimden korkuyorum…“ dedim.
Tunç çehresinin gerilmiş kasları yumuşadı. Acıtmaktan çekinerek parçalanmış bacağımı birkaç kez sıvazladı ve dedi ki:
“Ölüm bizim için değil binbaşı, galibiz… Gayret et, uzaklarda yolumuzu gözleyenler var. Onlara müjde götürebilmen için bu bacak seni atsan bile bırakmaz…”
Gözleri dolu dolu eliyle aksayan bacağını tutan edebiyat öğretmeni konuşmasını şöyle tamamldı:
“Çocuklar… Bu benim her zaman üzerimde taşıdığım onur madalyamdır! Her zaman onun üzerinde Atatürk’ün sihirli eli dolaşıyor sanırım…”
30 Ağustos Zafer Bayramı’mız kutlu olsun!
Bu yazıda paylaştığım hikayelerin çoğunu Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler isimli Süleyman Bulut’a ait muhteşem kitaptan alıntıladım.
Mustafa Kemal’i hatırlayınız.


