Takip ettiğin biri, açtığı yeni sosyal medya hesabıyla yılda milyonlar kazanmış.
Bir başkası işini bırakıp kendi şirketini kurmuş, şimdi her sahnede “asla vazgeçme” diye anlatıyor.
Belki sen de denedin. Ama olmadı. Ya da denemeye cesaret edemedin. Ama aklında şu soru var: Herkes başardı da bir tek ben mi kaldım?
Bir adam kürsüye çıkıyor. Etrafında para keseleri var. Kendisi oldukça zengin belli ki. Halka sesleniyor:
“Ne olursa olsun, kim ne derse desin piyango bileti almaktan vazgeçmeyin.”
“Defalarca başarısız oldum, ama hiçbir zaman vazgeçmedim. Ekstra işlere girdim ve tüm kazancımı piyango biletlerine yatırdım.”
“Ve şimdi burada sizin karşınızdayım, emeklerim karşılığını buldu!”
Karikatürdeki adam piyangoyu tutturmuş ve zengin olmuş. İnsanlara da bilet almaktan asla vazgeçmemelerini haykırıyor. Ne olursa olsun, asla vazgeçme diyor, bırakma! O bileti satın almaya devam et.
Altında da çizerin, durumu karikatürize eden ve eleştiren bir yorumu var: “Başarılı bir insan tarafından verilen her ilham verici konuşmanın başında ‘hayatta kalan yanlılığıyla’ ilgili bir açıklama yapılması gerekli…”
Karikatürdeki adamı ciddiye almıyoruz, çünkü piyangonun şans olduğunu herkes biliyor. Ama aynı konuşmayı bir girişimci, bir yazar, bir sporcu yapınca duruma çok ciddi yaklaşıyoruz. Not alıyoruz, soru soruyoruz, ders çıkarıyoruz…
I. Gördüğün başarı dünyayı değil, “süzgeci” anlatır
Elindeki örnekler önce bir elemeden geçtiyse, gördüğün ortak noktalar sana dünyayı anlatmaz; sadece o süzgeci kimin geçtiğini anlatır.
Sahil Bloom bu yanlılığı, başarılılara sistematik olarak odaklanıp kayıpları görmezden gelmek diye tanımlıyor. Bunun sonucunda başarının gerçek oranını, yani bir şeyi deneyenlerin kaçının gerçekten başardığını kaçırıyoruz.
Çözüm ise elindeki veride değil, eksik olan veriyi arayıp bulmakta. Karikatür örneğine uyarlarsak, “başarı şanstır” diyemeyiz. “Sadece başaranlara bakarak başarının sebebini bilemeyiz,” diyebiliriz.
Bunu bir kesir gibi düşünebilirsin. “Okulu bırakıp milyarder olanlar” kesrin payıdır. Hikâyeye anlam veren ise paydadır: aynı kararı verip kaybolanlar. Manşetlerde hep pay yazar ama payda neredeyse hiç haber olmaz.
Fizikçi Arthur Eddington’ın bununla ilgili çok güzel bir analojisi var. Ağ gözleri 5 santim olan bir ağı denize saldığında, çıkardığın balıkların hepsi 5 santimden büyüktür. Bunlara bakıp “denizde küçük balık yok” dersen, yanılırsın. Elde ettiğin büyük balıklarla denizi değil, ağı ölçmüş olursun.
Başarılı girişimcilerden tavsiye almayı ben şahsen çok seviyorum. Üç kere başarısız olmuş bir girişimcinin bunlardan çıkardığı dersleri dinlemeyi pek sevmiyorum. Tavsiyeleri yeterince iyi olsaydı, kendisi de başarılı olurdu diyebiliyorum açık yüreklilikle. Ya da şarkıcı olmak isteyen biri Taylor Swift yerine barlarda şarkı söyleyen birinden tavsiye almak istemezdi, bence doğal olarak.
Ama kaçırdığımız bir şey var.
Sahneye çıkıp konuşanlar, eve dönmeyi başaranlardır. Dönemeyenlerin hikâyesini kimse anlatmaz. Bunu en iyi anlatan hikâye yine bir savaştan geliyor.
Bizim bir kulübümüz var! Akıl Modelleri Kulübü'nü merak ediyorsan, önce sayfasına bak: Ne yaptığımızı, nasıl buluştuğumuzu ve kimler için olduğunu orada anlattım. İlk canlı buluşma 26 Kasım’da. O tarihe kadar başlangıç fiyatı geçerli 🖤.
II. Dönmeyen uçaklar
İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz bombardıman uçakları Almanya üzerine her gün görevlere çıkıyordu. Bazıları hiç dönmüyordu. Dönenlerin çoğu Alman uçaksavarları tarafından delik deşik edilmiş oluyordu. Eve dönen uçak ve pilotların sayısını artırmak isteyen ordu uçaklardaki bu delikleri incelemeye başladı. Uçaklar nereden daha çok vuruluyorsa, oraları güçlendirmeyi düşündüler.
Tabii ki hemen bir model ortaya çıktı. Mermiler en çok kanatlara, kuyruğa ve gövdeye isabet ediyordu. Bu çıktıyı görselleştirmek istersek, tam olarak o dönemin savaş uçaklarının birebir kopyası olmasa da mermilerin düştüğü alanları şöyle ifade edebiliriz:
Mantıklı görünen çözüm, en çok vurulan alanları çelik zırhlarla güçlendirmekti. Ama bu mantık yanlıştı.
Devreye Columbia Üniversitesi’ndeki İstatistik Araştırma Grubu’ndan matematikçi Abraham Wald girdi. Hikâyenin bilinen anlatımına göre Wald bu çıkarımın temel bir istatistiksel yanılgı olduğunu söyledi. Bugün buna “hayatta kalan yanlılığı” diyoruz.
Wald’ın argümanı şuydu:
Üsse geri dönmeyi başaran uçaklar, zaten o bölgelerden vurulup da uçabilen uçaklardı. Yani kanadından ya da kuyruğundan kurşun alan bir uçak eve dönebiliyorsa, o bölgelerden aldığı hasar hayatta kalınabilir (non-fatal) demekti.
Motorundan ya da kokpitinden vurulan uçaklar üsse geri dönememiş, düşmüş veya yok olmuştu.
Dolayısıyla, dönen uçakların motorlarında hiç delik olmaması ya da az olması, motor vurulduğunda uçağın büyük ihtimalle düşmesi ve eldeki veri setine hiç katılamaması anlamına geliyordu.
Wald’ın vardığı sonuç netti: Zırh, üzerinde mermi deliği olan yerlere (kanat, kuyruk, gövde) değil; tam tersine üzerinde hiç mermi deliği görünmeyen yerlere (özellikle motor çevresine) takılmalıydı. Çünkü o bölgelerden vurulan uçaklar eve hiç dönememişti.
III. Kayıplar neden görünmez?
Wald dönen uçaklardaki deliklerin yokluğundan dönmeyen uçakların varlığını görebildi. Ama kaybedenler genellikle iz bırakmadığından hatırlanmaz, düşünülmez, akla gelmez. Nassim Taleb buna sessiz kanıt diyor. Sessiz kanıt kendini göstermez, duyurmaz; onu aramak için önce yokluğunu fark etmek gerekir. Bu yüzden hayatta kalan yanlılığını yenmek hiç kolay değil.
Sessiz kanıtın en zarif örneklerinden birini Cicero Tanrıların Doğası Üzerine’de yazmıştır: Ateist Diagoras’a, fırtınada dua edip gemi kazasından kurtulan denizcilerin resmedildiği tabletler gösterilir. Diagoras’ın cevabı:
“Kurtulanları görüyorum. Dua edip boğulanların resimleri nerede?”
Hayat, kazananların sesiyle dolu olmak zorunda. Çünkü insanların başarı hikâyelerini paylaşmaktan kazanacakları şey, başarısızlıklarını anlatmaktan kazanacaklarından çok daha fazla. Üstelik başarıya ulaşanlar “sırlarını” sana mütevazı bir ücret karşılığında anlatmaya da çok gönüllü.
Hayatta kalan yanlılığının kullanıldığı bir dolandırıcılık senaryom da var.
E-posta kutuna “%100 doğru borsa tahmini” vaat eden bir mail düştüğünü varsayalım. “X hissesi yarın yükselecek.” diye bir mail geldi sana. Umursamadın. Ertesi gün bakıyorsun, X gerçekten yükselmiş. Şans deyip geçiyorsun. Bir hafta sonra Y için düşüş tahmini geliyor; o da tutuyor. Dört hafta üst üste dört doğru tahmin geldiğine tanık oluyorsun. Beşinci hafta ücretli danışmanlık teklifi geliyor ve sen artık “bu tesadüf olamaz” diye düşünüyorsun ve danışmanlığı almak için paraları sayıyorsun bu kişiye.
Arka planda olan aslında şudur: ilk hafta 10.000 kişiye mail gider. 10.000 kişinin yarısına “yükselecek”, yarısına “düşecek” şeklindedir bu mailler. Yanlış tahmin alanlar bir sonraki maili almaz. Sadece doğru tahmini alanlar bir sonraki maili almaya devam eder. Dört turun sonunda yaklaşık 625 kişi kalır ve hepsi kusursuz bir tahmin geçmişi görür.
Bu örneği Wald’ın uçaklarından daha güçlü kılan şey sessiz kanıtın fazlasıyla görünmez oluşu. Mühendisler en azından dönmeyen uçakların var olduğunu biliyorlardı. 625 kişiden biri olan okur ise diğer 9.375 kişinin varlığından bile habersiz, elindeki veri ona hiçbir ipucu vermiyor.
“Aynı şeyi yapıp başaramayanlar nerede?” sorusu işte bu yüzden akla gelmez. Farkında olarak sorulması gerekir.
Peş peşe birkaç yıl piyasayı “doğru” tahmin eden fon yöneticisi, “her maçı bilen” bahis hesabı ya da ülkenin ekonomik geleceğinin akıbetini tutturan ekonomist... Hepsine aynı soruyu sorabilirsin:
Toplamda kaç kere denendi? Ve ben sadece kazananı mı duyuyorum?
IV. Bültenle zengin olmak
Bir başka örnek ise çok daha yakından. My First Million podcast’ini uzun zamandır takip ediyorum. Podcast’in hostlarından Shaan Puri, Milk Road isimli bir e-posta bülteni kurdu, bir yıldan kısa sürede 250 bin okura çıkarıp bülteni sattı. Satış rakamı tam olarak açıklanmadı ama 8 haneli bir rakamdan söz ediliyor. Aynı şekilde Zain Kahn isimli girişimci, Superhuman isimli yapay zekâ bültenini kısa sürede 7 haneli bir işe dönüştürdü.
Böyle bakınca “bülten kurmak, zenginliğe giden en hızlı yol” diyebilirsin. (Kendimden bahsetmiyorum burada gerçekten 😒)
Olayın aslına inince hiç de öyle değil. Shaan popüler bir podcast sunucusu ve önceki girişimlerinden gelen belli bir parası zaten var; Milk Road’un büyümesinin motoru, abone başına yaklaşık 1 dolara gelen Facebook reklamlarıydı. Shaan bu miktarı kendi cebinden çok rahat karşılayabildi. Zain’in arkasında ise LinkedIn ve X’te yüz binlerce kişilik bir kitlesi vardı.
Yukarıdaki örnekte verdiğim iki bülten de oldukça başarılıydı bu arada. Buradaki meselemiz başarıyı küçümsemek değil, onu doğuran koşulları görünür kılmak olmalı.
Takip ettiğin herkes 8 haneli işler kurmuş, tek başaramayan senmişsin gibi hissedebilirsin. Değilsin. Özgüvenini yıkacak bu karşılaştırmayı yapmadan önce tüm koşulları görünür kılmak çok önemli.
V. Payda Testi
Peki ne yapıyoruz? Hayatta kalan yanlılığından nasıl kurtuluyoruz?
Bir başarı hikâyesiyle karşılaştığımızda şu dört adıma bakıyoruz. Ben buna Payda Testi diyorum.
1. Başarı hikâyesini gör. Yol haritasını öğren.
2. Başlangıç avantajlarını listele. Hikâyeden, o kişinin seçmediği ama sonucu etkileyen şeyleri ayıkla. Aile, para, çevre, zamanlama, şans gibi. Tavsiyeyi verenin konumunu da sorgula: Kariyer seminerleri, konferanslar gibi etkinliklerde konuşmacılar hep kazananlardan seçilir.
3. Avantajsız olarak aynı şeyi deneyenleri düşün. Aynı tarifi uygulayıp bu avantajlara sahip olmayanlara ne olduğunu sor. Başarılı örnekler kadar başarısızları da listeye al. İki grupta da görülen özellik sana bir şey öğretmez. Ders, yalnızca bir grupta görülen bir özellikte olabilir.
4. “Bunu kopyalayabilir miyim?” Avantajları ve şansı çıkardıktan sonra geriye kalan, gerçekten senin elinde olan kısım ne? O kısım senin koşullarında da işe yarar mı?
Jim Collins, çok satan kitabı İyiden Mükemmel Şirkete’de 1.435 şirketi taradı ve 15 yıl boyunca piyasanın en az üç katı getiri sağlamış yalnızca 11 şirketin ortak özelliklerine odaklandı. Collins bu şirketleri benzer rakipleriyle de karşılaştırdı. Ama şirketleri sonuçlarına bakarak seçti, ortak özellikleri de geriye dönük okudu. Sonra ne oldu? Listedeki Circuit City iflas etti, Fannie Mae 2008 krizinde devlet kurtarmasına muhtaç kaldı. “Başarının sırrı” sanılan özellikler, belki de sadece o elemeyi kimin geçtiğini anlatıyordu.
“Taylor Swift mi, barda çalan şarkıcı mı?” sorusuna “ikisi de” diye yanıt vermelisin. Hem zirvedekini hem de yolun ortasındakini dinlemekte her zaman fayda var.
VI. Bu model ne zaman işe yaramaz?
Hayatta kalan yanlılığını hareketsizliğe bahane etme. Korkuya benzetebiliriz bu yanlılığın kullanımını. Hesaba kat ama seni yönetmesine izin verme. Karar vermeyi bırakma, sadece kararında etkili olabilecek eksik verileri tamamlamaya çalış.
Her başarıyı şansa da yorma. Başarı bazen sadece beceri ve emekle gelir. Satrançta, cerrahide, binlerce kez tekrarlanan ve sonucu ölçülebilen işlerde zirvedekilerden öğrenmek gerçekten işe yarar.
Hayatta kalan yanlılığı “başarılılardan öğrenme” demiyor; “paydaya bakmadan öğrenme” diyor.
Kürsüdeki adama geri dönelim. Söylediği her şey doğru aslında. Vazgeçmedi, ekstra işlere girdi, sonunda kazandı. Eksik olan tek şey, piyango bileti alıp hiçbir şey kazanamayan milyonlarca insanın sesi.
Bir dahaki sefere bir başarı hikâyesi dinlediğinde kendine şunu sor: Pay burada belli ki. Paydanın bütün hali nerede?
Çünkü pay manşetlere çıkar, payda görünmez.
Hande
Takip ettiğin herkes başarmış gibi göründüğünde yalnız hissetmek çok kolay. Kulüp tam da bu yüzden var: Kazandıklarımızı da kaybettiklerimizi de konuştuğumuz, küçük ve samimi bir masamız var. 26 Kasım’daki ilk buluşmaya kadar başlangıç fiyatı geçerli. Yerini şimdi ayırabilirsin.
Minik not: Geçenlerde bir haber gördüm: 233 milyoner ile yoksulluk içinde yaşayan 128 kişiyi karşılaştıran bir araştırma, zenginleri ayıran 6 alışkanlığı sıralamış. Milyonerlerin %88’i her gün en az 30 dakika okuyormuş, %80’i uzun vadeli hedefler koyuyormuş kendisine, %76’sı mutlaka spor yapıyormuş.
Hayatta kalma yanlılığı alarmları çaldı mı? Çaldıysa testi geçtin 🥹.
Her gün okuyan, hedef koyan, spor yapan ama milyoner olmayan insanlar bu listede yok. Yine de bu alışkanlıklar tabii ki kötü değil. Sadece seni milyoner yapacaklarının kanıtı bu liste değil.





Bir firmada yazılımcı olduğu için elinde donanım desteği olan biri, çok üretken ve kendince modeller eğitip yayınlıyor. Bir gün paylaşımlarından birinin altına şu soruyu sordum:
"Eğer mevcut şirketinde çalışmasaydın, elinde hazır donanımın olmasaydı, yine bu üretkenlikle yapmak istediğin işi yapabilir miydin, bu donanımı edinmek için çevrenden destek bulabilir miydin?"
Cevap bile vermedi :)
Çakmak buluyorsunuz yerde, dolu ama çakmaktaşı yok!
Yani, o İLK kıvılcım o kadar değerli ki...
Biraz da yaşadığın ülke, edindiğin çevre ve imkan meselesi bu...
Kozmik bilinç - Tanrı vs. ne derseniz deyin. Buna inanıyorum. 14 sene önce, kendi yaptığım teleskopla ilk kez gözlem yapmaya gittiğimde aklıma şu soru geldi: "Dünyadaki bütün teleskopları aynı anda aynı hedefe hizalasak, sonra da görüntüyü işlesek, ne kadar güzel bir görüntü elde edebiliriz kim bilir?" Arkadaşlarım bana "Saçmalama olur mu öyle şey?" demişlerdi, yıllaaaar sonra Feryal Özel hoca, bir karadelik fotoğrafı ile çıktı karşımıza, aynı fikir üzerinden dünyadaki en güçlü teleskopları kullanmıştı. Daha derin araştırdığımda, zaten bu fikir çok uzun zaman önce ortaya atılmış bir fikirdi. Şartlar, teknoloji, zamanın ruhu Feryal Özel hocayı seçmişti...
Sonuç olarak, HERKES bir şeyler istiyor, elde etmek zorunda da değil. Bu mümkün de değil...
İNSAN olarak "ben ne istiyorum?" diye düşünmeyi bırakmalı İNSANLIK olarak "biz ne istiyoruz?" diye düşünmeliyiz.
Her şeyden önce İNSANLIK kendi "Hizalanma Problemi" denen sorun sahiplenmeli, tanımlamalı ve çözüm yollarını konuşmalı...