“Ölüyorum. Fazla çalışmaktan…”
Kache’ye ait bu cümleyi okuduğumda acısını hissettim ve aklıma gelen şey yakılmamış tokenlarım oldu.
Claude’a ödediğim para ve henüz yakılmamış tokenlarım geceleri peşimi bırakmıyor. Tüm o yapılması gerekenler, tüm o hayaller, tüm o ihtimaller rüyalarıma giriyor. Ve yalnız olmadığımı biliyorum.
Ortada o kadar fazla ihtimal var ki; YouTube’da beş dakikada uygulama yapanlar, sekiz dakikada sinematik film çıkaranlar… İnsan nereden başlayacağını şaşırıyor. Ne yapması gerektiğini bilemiyor. Bilemediği her saniye de o muhteşem geleceğinden saniyeler çalıyor.
Tokenlarını çatır çutur yakanlar da kurtulmuş değil, onlar da saniyelerinin peşine düşmüş durumda. Çünkü o saniyelerin birkaçı yan yana geldiğinde, bir anda her şeyi değiştirebilecek bir ürün ihtimali orada öylece duruyor.
Kache şöyle devam ediyor cümlesine:
Saniyelerim değersizleşmedi, tam tersine, artık o kadar değerliler ki uykuya, öğle yemeğine, oyuna ayıracak saniyem kalmadı.
Sana bir şey söyleyeyim değerli okur, bunlar daha önce de yaşandı. Hem de neredeyse birebir.
1865’te İngiliz ekonomist William Stanley Jevons, “Kömür Sorunu” adında bir kitap yayınladı. O zamanlar herkeste şu düşünce var; buharlı makineler kömürü artık çok daha verimli kullanıyor, daha az kömürle daha çok iş yapılıyor, demek ki kömür kullanımı azalacak. Jevons ise bu düşüncenin tam tersini söyledi; bir kaynağın kullanımı verimlileştikçe o kaynağın tüketimi azalmaz, artar.
Ve haklı çıktı. Kömür ucuzlayınca daha önce pahalılıktan hiç girmediği sektörlere de kömür girdi; devasa miktarda kömür tüketen trenler üretildi, birden çok sektöre hizmet eden fabrikalar çoğaldı… Verimlilik arttıkça kömür tüketimi patladı.
Küçük bir parantez; buna Jevons paradoksu denmiş ama aslında bu bir paradoks değil. Paradoksun biraz kafa yakması gerekir, Back to the Future’daki gibi örneğin; geçmişe gidip annenin babanla evlenmesini yanlışlıkla engellersen, sen hiç doğmamış olacağından geçmişe de gidememiş olursun. İşte bu çelişkidir. Çelişki de paradoks yaratır. Jevons’unki ise çelişki değil, sezgilere aykırı ama gayet rasyonel bir ekonomik gerçek. Çünkü biz insanlar böyle çalışıyoruz, bir kaynağın suyunu çıkarana kadar sömürmek istiyoruz. Saatte 100 iplik üreten fabrika buharla 200 üretmeye başladığında makineyi kapatıp dinlenmiyor, “peki 300’ü nasıl üretiriz?” diyor. Bugünün startup dünyasının tek sorusu da bu değil mi zaten; “biz bunu nasıl scale ederiz?”
Ama Jevons’un şiddetle uygulanmaya devam ettiği ya da doygunluğa ulaşıp artık uygulanmadığı durumları ayırt edebilmek için her kaynakta durumun böyle olmadığını bilmek gerekir.
Sıcak su ucuzladığında insanlar daha sık duş aldı, bulaşık makineleri icat edildi, sonra talep durdu. Kimse bahçesini sıcak suyla sulamıyor, bir noktada “bu kadar sıcak su kullanımı yeter” dedi insanlık. Buna karşılık Gutenberg matbaası kitabı ucuzlattığında talep hiç doymadı; dergiler, broşürler, gazeteler çıktı, bilginin o güne dek hayal edilmemiş formları doğdu. Fark şu, sıcak suyun kullanım alanı sınırlı, bilginin ise sınırsız. Bilgi ve enerji gibi her şeye dönüşebilen kaynaklarda “yeterlilik” seviyesi ve “doygunluk” yoktur.
Aynı durum insanlarda bile yaşandı. Amerika’da pamuğu bitkiden ayıran makine icat edildiğinde köleliğin azalacağı düşünüldü; tam tersi oldu; makineyle işlenecek pamuk arttıkça daha fazla köle getirildi.
Şimdi günümüz sorusu ise şu; kod ve zeka hangi kategoride? Sıcak su mu, bilgi mi? Kod her alana uygulanabilen bir alt katman; biyolojiden hukuka kadar her yerde her sorun için kullanılabilir. O yüzden iddia şu, Jevons paradoksu burada tarihteki her örnekten daha sert çalışacak. Ve bu sefer paradoks fabrikada değil, senin kafanın içinde bile çalışıyor; birisi 10x üretebiliyorsa 10x yeni taban demek oluyor. Bar, sen çalışırken yükseliyor…
Peki bu hikâye nasıl bitmeli? Jevons “Kömür sorunu” isimli kitabını yazdığında asıl korkusu İngiltere’nin kömürsüz kalmasıydı, yanıldı. Talebi durduran şey hiçbir zaman kaynağın bitmesi olmadı. Kömür bitmedi, makinelerin kullanımının kolaylaşması sayesinde madenlerden kömür çıkartılması da kolaylaştı.
Yine de talep şiddetle artıyorken asla bitmez diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Talebi bitiren hep beklenmedik başka bir kısıt daha olabilir; fiziksel kapasite, altyapı, politikalar…
Peki günümüzde AI token’larının kısıtı nedir? Elektrik mi, su mu, çip kısıtları mı? Belki. Ama asıl kısıt daha yakında duruyor; sen. İnsan yargısı. AI ne kadar ucuzlarsa ucuzlasın “ne yapmaya değer?” sorusuna cevap veremiyor, amaçları ona hâlâ insanlar veriyor. Kod yazmak ucuzladıkça en pahalı beceri, neyin yapılmaya değer olduğuna karar verebilmek oldu.
Şunu kabullenmek gerekiyor, makine durmayacak. Jevons dalgası gelecek, talep patlayacak, bar yükselmeye devam edecek; tarihte hep böyle oldu, olmalı da. Kaçmak çözüm değil; AI’dan kaçan, matbaayı “şeytan işi” diye yaftalayan rahiple aynı geleceğe sahip olacaktır. Ama durmadan koşmak da çözüm değil. Yıllar önce Kırmızı Kraliçe’yi yazmıştım;
Alice ne kadar hızlı koşarsa koşsun aynı ağacın altında kalır, çünkü herkes koşuyor. “Bulunduğun yeri korumak için olabildiğince hızlı koşman gerekiyor” der Kraliçe. Token çağının özeti bu cümle; herkes 10x üretiyorsa, 10x koşmak seni ileri götürmüyor, sadece aynı ağacın altında tutuyor.
O yazıda marifetin, aranın verilmesi gerektiğini fark etmekte olduğunu söylemişim. Bugün ekliyorum; o ara kendiliğinden gelmiyor, limiti senin çizmen gerekiyor. Benim limitim “durmak ve yazmak”. Token’a dokunmadan önce deftere yazıyorum; ne yapmak istiyorum, neden istiyorum, yapmaya değecek olan o önemli şey ne? Bu soruya zaman ayırmadan açtığım her Claude penceresi, beni umarsız token yakmaya, o sonu bucağı olmayan akışa geri götürüyor. Plan önce, prompt sonra. Ve mümkünse arada insanlar yer almalı… Çünkü kod ucuzladıkça düşünmek, yazmak ve bir masa etrafında tartışmak pahalandı. AI’ın yardımcımız kalması, yönlendiricimiz olmaması bu üçünü korumamıza bağlı...
Bugünün darboğazı koddan bilişe (cognition) taşındı. Sınırlayan şey artık execution (yapmak) değil ideation (fikir üretme) ve karar verme. Örüntü eşlemede iyi olan, hangi problemin gerçekten çözmeye değer olduğunu hızla bulabilen insanlar yüksek bir etki yaratabilecek; vizyonları boyunca çok hızlı ilerleyebilecekler. Vizyonu olmayanın hızı ise Kırmızı Kraliçe'nin koşusu haline gelecek, yani yerinde saymanın hızlısı. Tüm bu yeni yetenekler mevcut sistemlere, var olan dünyaya bir şekilde eklenmek zorunda, asıl iş de, asıl heyecan da orada. Makinenin üretebildiği ile dünyanın ihtiyacı arasındaki köprüde yani. O köprüyü kuran şey de yine insan yargısı…
Rustem Temriyev ‘in bir sohbette anlattığı bir sahne aklımdan çıkmıyor; 13 yaşındaki bir çocuğa defter kalem vermiş, “aklına geleni yaz” demiş. Çocuğun ilk cümlesi “bildirimler gelmiyor” olmuş… İşte defter bu yüzden çalışıyor, orada talep üreten makine yok. Bildirim yok, ihtimal seli yok, yakılacak token yok. Sadece sen ve o soru varsınız.
Defterimizi açtık. Sorumuz ortada; yapmaya değecek o önemli şey ne?
Cevabını ben veremem, AI hiç veremez. Ama bir ipucu var. Gözlerini kapat ve şunu düşün; ruhunu yükselten varoluşuna anlam katan şeyler neler? Benim duyduğum cevaplar değişmiyor; kan, ter ve gözyaşıyla bitirilmiş bir maraton, küçük bir butik otelde beklenmedik bir misafirperverlik, YKS’ye girecek öğrenciler yanlış okulda zaman kaybetmesin diye yanlış okulun önünde nöbet tutan amca... Kimse “ruhumu yükselten ve varoluşuma anlam katan şey 8 dakikada ürettiğim sinematik film” demedi henüz…
Joan Didion, Kendine Saygı Üzerine isimli metninde dediği gibi;
Kendine saygıdan yoksun olmak ise, insanın kendi kusurlarını -gerçek ya da hayali- belgeleyen ve her gösterimde araya yeni görüntüler eklenen bitimsiz bir belgeselin gönülsüz tek seyircisi olmaktır…
Kendine saygı olmadan yaşamak, bir gece uyanık kalmaktır; sıcak sütün, uyku ilacının ve yorganın üstündeki uyuyan elin erişemeyeceği bir yerde — işlenmiş ve ihmal edilmiş günahları, ihanet edilen güvenleri, sessizce tutulmamış sözleri, tembellik, korkaklık ya da dikkatsizlik yüzünden bir daha geri gelmemek üzere çarçur edilmiş armağanları tek tek sayarak... Ne kadar ertelersek erteleyelim, eninde sonunda o meşhur rahatsız, kendi ellerimizle yaptığımız yatağa tek başımıza uzanırız. Orada uyuyup uyuyamayacağımız ise elbette kendimize saygı duyup duymadığımıza bağlıdır.
Girişte geceleri beni uyutmayan yakılmamış tokenlarımdan bahsetmiştim. Didion’ı okuyunca anladım, beni uyutmayan tokenlar değil. Yargımı kullanmadığım, neyin önemli olduğuna karar veremediğim projeler...
Şunu da unutmamalı, konu hiçbir zaman çıktı olmadı. Konu hep bu çabanın etrafında toplandığımız masaydı, o masadaki insanlardı. Makine durmayacak. Bar hep yükselecek. Talep patlayacak. Hepsi olacak ve olmalı da. Senin işin koşuya yetişmek değil; limitlerini belirlemek, defteri açmak, soruyu sormak ve masaya oturmak.
Belki de yeni sistemdeki en akıllıca hamle, acımasızca ve özür dilemeden kendin olmaktır?



"Konu hep bu çabanın etrafında toplandığımız masaydı, o masadaki insanlardı. " Müthiş, ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi.
Bilgi ve enerji gibi her şeye dönüşebilen kaynaklarda “yeterlilik” seviyesi ve “doygunluk” yoktur. Şuan bilgi ve enerjiyi birbirine kavuşmak isteyen androjenler-yanlış hatırlamadıysam Yunan mitolojisinde Zeus cezalandırmadan önce insanlar böyleydi- olarak canlandırdım zihnimde. Hele bir de bilgi kendini fark etmesini sağlayacak enerjiyi üretirse yapay zekadan yapay olmayan bir bilinç ortaya çıkarsa.. Mümkün olur mu? Zaman gösterecek.
Zihnine, oradaki sorulara ve tabi ki kalemine sağlık Hande! Bi solukta okudum - ki bu dönemde epey zor bir şey.. Henüz adını koyamadığım o iç sıkıntısını çok güzel aydınlatmış, düşüncelerinle ince ince işlemişsin. İyi ki varsın☀️