Bakırköy'de dolaşmaktan sıkılıp, içinde kimsenin olmadığı küçük ama şirin İş Bankası Yayınevi'ne girdik. Yakın zamanda Bodrum'a yolculuk vardı, evdeki kütüphanede sırasının gelmesini bekleyen onlarca kitap yokmuşçasına "yolluk" vazifesini görecek yeni bir kitap almak gerekiyordu. Gerekeni yaptım ve gözüme takılan renkli kapağıyla ve "cool" ismiyle ışıldayan Sabahın Üçü kitabını seçtim.
Aslında kitapları kapaklarına göre yargılayan bir insan değilim, her ne kadar az önce bunu ima etsem de. Gerçi bir kitabın 2023 yılı Nobel Ödülü kazanması ya da envai çeşit ödüllerinden birini kazandığı anlamına gelen, hemen kapağın sol üst köşesindeki minik etiketler beni hep etkiler. Han Kang'la böyle tanıştım örneğin. Neyse bu başka bir günün hikayesi. Ki bu hikaye gelmeli, mutlaka Han Kang kitaplarını konuşmalıyız burada. Sabahın Üçü kitabını severek takiplediğim birkaç kitap yorumlayan isimden duymuştum. Denk geldiğimde ikinci saniye düşünmedim bile, aldım.
İki-üç günde bitebilecek ince bir kitap. Ama altını çizdiğim çok şey var. Derler ki, altını çizdiğiniz herhangi bir şey, size kendinizdeki eksiklikleri hatırlatır. Çözmek istediklerinizi, sizi etkileyenlerin altını çizersiniz. Şimdi sizinle bu “beni etkileyen” altını çizdiklerimi paylaşarak aslında, benim nasıl birisi olduğumu anlatacak olabilirim. Hazırsak kişiliğimin derinlikli karanlıklarında kaybolmaya, Sabahın Üçü kitabını ve bana hissettirdiklerini konuşalım.
Kitabımızın yazarı bir İtalyan olan Gianrico Carofiglio, kendisi tam bir İtalyan olarak Adriyatik denizinin dibindeki şirin mi şirin bir sahil kasabası olan Bari'de doğmuş, mafya davalarında savcı rolünü üstlenmiş ve her nasılsa yaşamaya devam ederek yazar bile olmuş. İyi ki de olmuş.
Kitap gerçek hikayelerden uyarlanmış. Karakterlerden birisi gerçek olsa da diğerleri kurguymuş. Kitapta annesi ile babası o küçükken ayrılan bir gencin, babasıyla tekrar yakınlaşmasını sağlayan, hatta yakınlaşmaktan öte, baba-oğulun gerçek anlamda birbirlerini tanımalarına vesile olan bir macerayı konu alıyor. Kitabımızın kahramanı Antonio, nedeni tam bilinmeyen nöbetler geçirdiğinden, bu nöbetleri neyin tetiklediğini anlayabilmek için iki gün iki gece boyunca uyanık kalmak gibi bir görevle karşı karşıya. Bu görevi babasıyla birlikte göğüsleyecek Antonio ve biz de her ikisinin karakterlerini yakından tanıma fırsatı bulacağız bu uykusuz gecelerde.
Kitabın hepsini baştan aşağı yazmayacağım buraya, ama umarım size kitabı okutmaya yetecek kadar giriş bilgisi verebileceğim. Ben daha çok bu kitaptaki beni etkileyen cümleleri ve neden etkilediğini düşündüğümü paylaşacağım. Belki siz okurken sizde daha farklı nedenler uyandırırlar. Böyle olursa üzerine konuşabilmeyi çok isterim.
İlk sayfada Antonio kendisini bize tanıtırken, nasıl bir çocukluk yaşadığını, hastalığını, hastalığının sebebini bulamayışlarını paylaşırken:
“Küçükken neyin sıradan, neyin sıradışı olduğu belirsizdir." diyor.
Bu cümlenin altını çizip, devamı olan;
"Aslında düşününce, bunun yetişkinlikte de geçerli olduğunu söyleyebilirim." kısmını atlamışım.
Yani ben ilk cümleye katılıp, ikincisine katılmamışım. Küçükken gerçekten neyin sıradan, neyin sıradışı olduğu belirsizdi. Toplum kuralları henüz bizi yontmamıştı, ailemizin beklentileri belimizi bükmemişti biz küçükken. Ya da "ben küçükken" demeliyim, kendimden başka kimseyi zan altında bırakmadan. Ben küçük tesadüfe inanılmaz şaşırıp, büyülenir, her büyük olaydan da sanki sürekli oluyorlarmışçasına pek de etkilenmezdim. Haksızlık etmemeli belki, her büyük olay demek doğru olmadı, büyük olaylar "her" olacak kadar sık olmazdı. Bu sebeple büyük olay bağıntısındaki genellemeyi yapmak doğru olmayabilir ama sevgili okur, her küçük minik tatlı olaydan olur olmaz çok büyük etkilenmek bir nevi çocuk olmanın gereksinimiydi. Bu kadar etkilendiğimiz için hatta, net olarak hatırlayabiliyoruz çoğunu. Çocukken dünyayla yeni yeni tanıştığımızdan neredeyse her günümüz bir maceraydı ama bu durum yaş aldıkça böyle olmamaya başladı. Her günün birbirine benzemesi yirmili yaşlarımın başında başladı. İlerledikçe belki bu durum daha da tatsızlaşacak. Belli bir yaştan sonra hayat, göz açıp kapayana kadar geçiyor gerçekten...
Antonio kendisini etkileyen anılarını anlatırken,
"Enrico'nun ölümü, hayatımda deneyimlediğim ilk anlam kaybıydı. Kaosla ilk yüz yüze gelişimdi. o kadar anlamsız ve ciddi bir şeydi ki onu anlamlandırmaya çalışan zihnim afallıyordu." diyor.
Pek de iyi tanımadığı okul arkadaşı Enrico'nun intiharı onu böyle etkilemiş. "Anlam kaybı" ifadesine takıldım. Kaybedilen Enrico değil de bu olayın Antonio için anlamı mı olmalıdır? Her şey öyle mi peki? Yani bir eylem, bizzat yaşayan tarafından değil de, olanları yorumlayanlar tarafından mı anlamlandırılır? Kuru felsefe yapmak istemiyorum ama bu seviye bir "bencillik" bence her birimizin sürekli yaptığı şey. Belki de yapmamız gereken budur hayatta kalmak için. O kaostan, o ihtirastan beslenmemiz lazımdır belki, çünkü o kaos bizim başımıza gelmedi, "onun" başına geldi ve bu durum bizim "anlam" çıkarmamız için yaşandı...
Şimdi böylesi bir derinlik arayışının hemen ardından sizi biraz gün yüzüne çekecek diğer bir altı çizili cümleye geliyorum. Minik Hande beyninin adeta oyun parkı olan kıvrımlarından bir minik kuple gösterimi olarak altını çizdiğim "tekerlekli bavullar" isim tamlamasından bahsetmek istiyorum. Evet bunu çizdim. Bir cümle olarak bile değil, direkt isim tamlaması şeklinde"tekerlekli bavullar". Tekerlekli bavullar kadar hayatı kolaylaştıran ve bavulun icadıyla birlikte tekerlekli olması gerektiğini varsaydığımız bir dönemde yaşadığımızdan dolayı bu hayat kolaylaştıran buluşun tarihine ilgi duydum. Tekerleğin icadının milattan önce 3000'lerde olduğuna bakarak bavullara tekerlek ekleme fikrinin 1970'lerde bulunması ilginç olan. Tekerlekli bavul icadı aslında Alfred Krupa isimli bir Yugaslav'a bahşedilse de kendisi patentletemeden bu dünyadan ayrılmış Ancak 1970'lerde hava yollarının insanlar için tercihi oranı büyüdükçe havalimanlarında tekerlekli bavul ihtiyacı peyda olmuş. Özellikle yalnız seyahat eden kadınlar için oldukça önem arz eden bir konuymuş. 1972'de bavula tekerlek ekleyen bir Amerikan olan Bernard Sadow, patentini de alarak ilk tekerlekli bavulları üretmeye başlamış. 1974'de patentin süresi dolunca tüm rakip firmalar da üretmeye başlamış ve günümüze kadar tasarımı ilk halinden beri neredeyse hiç değişmeyen tekerlekli bavullar gelmiş. Bu minik bilgi, aslında çok kolay fark edilebilecek bir ihtiyacın (M.Ö 3000'de tekerleği bulmaktı zor olan, bavula takmak değil?) yüzyıllar sonra insanlık tarihine eklenmesinin insan beyninin anlatıldığı kadar da muazzam olamayabileceğini gösterdiğinden, bu tatlı kitapta bir an durup tüm bunları araştırmamı ve düşünmemi sağladı.
Bu küçük "nerd anı" arasından sonra baba ile oğul arasında geçen güzel bir konuşmayla devam etmek istiyorum. Antonio babasına ergen ergen, henüz hayatın sillesi suratına çarpmadığı için, henüz hala ağzı süt koktuğu ve baba parası yemeye devam ettiği için:
"Biliyor musun, siz yetişkinlere bakınca aslında hiç önemsemediğimiz şeylerin tuzağına düşüyormuşsunuz gibi geliyor bana. Nasıl oluyor bu? Ne zaman oluyor?" diye soruyor.
Babası bir anda olmuyor diyor, zamanla bu hale geldiğimizden bahsediyor. Antonio durmuyor ve kanırtmak istiyor bu her yetişkinin kanamaktan uzun zaman önce kabuk tutmuş yarasını;
"Peki insan bunun bilincindeyse, neden kurtulmak için bir şeyler yapmaz?" diyor.
Bundan sonrasını çok sevdim. Babası:
"İşte zaten tuzak da burada. Zamanının büyük kısmını gereksiz işlerle harcadığını bilirsin ama yine de kendini onlardan kurtaramazsın. Kavafis'i biliyor musun?"
Antonio gibi Kavafis'i ben de tanımıyordum. Babası sayesinde Kavafis’in hayatının neredeyse tamamını Mısır'da geçirmiş Yunan asılı bir Türk şair olduğunu öğreniyorum. Şiirlerinden ismi Elden Geldiğince olanın tam olarak bu konuyu işlediğinden bahseden babası, şiiri okuyor:
"Elden Geldiğince
Dilediğin gibi değilse yaşamın,
hiç olmazsa çalış
elden geldiğinde; kirletme onu
kalabalığında yeryüzünün,
koşuşturmalarla, konuşmalarla.
Kirletme yanına alıp sürükleyerek,
sunarak ilişkilerin
toplantıların
günlük bayalığına,
yaşamak yabancı, ağır bir yük oluncaya."
Dürüst olayım, bu çeviriden pek de bir şey anlamadım. Ama sanki çok anlamlı bir şeyler ifade ediyormuşçasına büyüledi beni. Kelimelerin seçimi, uyumu, kafiyesizliği bende anlayamadığım kadar önemli bir şeylerden bahsedildiği izlenimi uyandırdı. Birden çok kere okudum. Orijinal dilinde okumayı ve anlayabilmeyi istedim şu mısraları. Ama benim çıkardığım anlam şu, büyük potansiyeli olduğuna inandığın hayatın, istediğin gibi gitmiyorsa şimdi, günlük dertlerin veya koşuşturmaların bayağılığından ibaret sanıp kirletme onu. Yaşamak bundan fazlası...
Karakterimiz Antonio babasıyla ilgili yeni hikayeler öğrenmeye devam ederken babasının annesiyle tanışma hikayesini dinlemeye başlıyor. Öyle bir hikaye ki babası annesi için okulun zorbalarından dayak bile yemiş. Babasını döven, babasından daha büyük o zorba kişisi için şöyle bir cümlenin altını çizmişim:
"Neden yapmıştı bunu? Muhtemelen yapabildiği için. Şiddet hemen her zaman bu basit gerekçeye dayandırılır."
Şiddetin her türlüsü fiziksel, psikolojik hepsi gerçekten bu gerekçeye dayandırılıyor. Kimse çok zengin patronuna, askerde komutanına ya da kendisinden çok daha iri yarı ve güçlü görünen birine şiddet uygulamayı düşünmezken, şiddet uygulayabileceğini bildiği kadına, çocuğa, hayvana şiddet uygulayabiliyor. Bu durum hepimiz için böyle. Şiddete maruz bırakabileceğimiz şeyleri şiddete maruz bırakıyoruz. Ama gücümüzün yetemeyeceğini düşündüğümüz ya da buna inandırıldıklarımıza şiddet uygulamaya yeltenmiyoruz. İnsanlığın başarısız olduğu en büyük karakter yoksunluklarından birisi bu durum. Yazık oluyor gerçekten yüzyıllardır gelişen insan beynine.
Kitabımızın ilerleyen sayfalarında yine Antonio ve babası birbirleri hakkında yeni bir şeyler öğrenmeye devam ederken, bir matematikçi olan babası konuyu Fermat'a getiriyor. On yedinci yüzyılda yaşamış olan Fermat Fransız matematikçi ve hukukçu. Fermat'ın en büyük buluşunun, ispatladığını iddia ettiği ancak not aldığı kitap sayfalarındaki boşluklara not aldığı için anlaşılamadığından varsayım seviyesinde kalan bir teorem olduğunu öğreniyoruz. Gerçi Fermat'tan 358 yıl sonra Fermat Teoremi 1994 yılında Andrew Wiles tarafından ispatlanıyor ve matematiğin en prestijli ödülü olan Abel Ödülü'nü kazanıyor Wiles. Ancak Fermat ile ilgili bu konuşmadan sonra babasının Antonio'ya söylediği şu cümlenin altını çizmişim:
"Dehanın yolları sonsuzdur, aniden ortaya çıkan sezgi bilimsel buluşların vazgeçilmez bir parçasıdır ama bu sezginin kağıt ve kalemle ayrıntılı çalışma gerektiren uzun bir kuluçka dönemi olmaksızın kendini göstermesi mümkün değildir."
Yazmanın öneminin hep büyük olduğuna inandım ben de. İnsan yazdıkça düşünüyor, düşündükçe yazıyor, kendisiyle çelişebildiğini fark ediyor, düşüncelerini değiştirebiliyor ya da geliştirebiliyor. Yazmak, düşünceleri düzenli bir şekilde listelemek insan için oldukça değerli bir yetenek bence.
Antonio'nun babasının matematikçi olmasıyla ilgilenmeye devam ediyoruz. Matematiğin Antonio'nun babası için:
"Kaygıyı dindirmeye, varoluşun ve öngörülemezliğinin yarattığı endişeyle mücadele etmeye yarayan bir araç, korkuya karşı bir savunma olduğunu anladığını" okuyoruz.
Matematiğin, kendi hayatının anlamlanmasına olan katkısını çok güzel şekilde dile getiriyor burada baba. Keşke her birimiz kendi varoluşsal endişelerimizi unutabileceğimiz bir şeye sahip olabilsek bu hayatta. Ya da belki de tam olarak sahip olamamaktır hayatın anlamı. Hep bu endişeyi içimizde hissetmektir ve bu öngörülemezlikle adım adım yaşamaktır bu hayatı...
Matematikçilerle ilgili şu minik fıkrayı da oldukça sevdim:
" Bir astronom, bir fizikçi ve bir matematikçi trenle İskoçya'da seyahat ediyorlar. Çayırda kara bir koyun görüyorlar. Astronom heyecanla, "İlginç, demek ki İskoçya'da koyunlar karaymış!" diyor. Fizikçi ona hafiften aşağılayarak bakıyor: "Siz astronomların keyfi genellemeleri! Gerçekte yadsınamaz tek gerçek, İskoçya'da en az bir tane kara koyun bulunduğudur." Matematikçi bu ikisine bakıyor, iç çekiyor ve didaktik tavrıyla noktayı koyuyor: "Siz ikinizle ne yapsam bilemiyorum. Söyleyebileceğimiz tek şey İskoçya'da en az bir koyun bulunduğu ve onun da en az bir yanının kara olduğudur."
Keşke hayat da bir matematikçinin über gerçekçi rasyonelliği kadar net olabilse...
Devam ediyoruz kitabımızı incelemeye.
Antonio’nun babasının kendisinin matematik aşkıyla ilgili şu gözlemi beni derinden vurdu:
Ders çalışıyordum ve okuyordum ama aslında gerçekten önemli şeylerin başka bir yerde olduğu inancındaydım. Gerçek bilgi bilimsel olandı, özellikle matematikti ve geri kalanların en zekisi bile gevezelikti. Romanları, felsefe, siyaset, sosyoloji kitaplarını, bazı entelektüellerin polisiye ya da bilimkurgu kitaplarını okuduğu gibi okuyordum. Bunlar benim için hoşça vakit geçirme araçlarıydı, utanç verici olduklarını düşünmüyordum elbette ama içeriklerinin her zaman bilincinde olman gerekirdi, zira burada net bir hiyerarşi söz konusuydu. Ciddi okumalar vardı ve bir de oyalanmak için okunanlar; oyalanmak için okunanların da daha zarif, entelektüel anlamda daha derinlikli olanları ve olmayanları vardı ama nihayetinde amaç aynıydı: Oyalanmak. Kendine bunları tüketmek için izin verirdin, ama zihinsel bazı sınırlar dahilinde. Söz konusu Sartre’nin bir makalesi olsa bile bu böyleydi. Ciddi işlere dönmeden önce zihninin havailikle vakit öldürmesi. Şimdiyse iskemlemi altımdan çekmişler gibi hissediyorum.”
Ah muhteşem! Hani bazen birileri bir cümle kurar ve “hay ağzın bal yesin kardeş ne güzel dedin onu!” dersiniz ya, tam olarak bu anlatım bana bunu dedirtti. Şu sıralar günlük hayatımıza guilty pleasurelarımız olarak geçen bu tabir, yani aslında biraz utanç verici bir eylem ama yapmaktan keyif aldığımız her şeyin “asıl yapmamız gerekenen” diğer şeylerin arasında hiyerarşik olarak çok aşağıda olması ve bunları yaparken bir minik suçluluk hissetmek beni yoran yegane şey. Bence hayat, o “kocaman asıl yapılması gereken büyük hedef” olmaktan ziyade “yaşamak” olmalı. Biz bunu neden öğrenemedik? Biz neden yaşamıyoruz bu hayatı sevgili okur? Neden mesela hafta sonu hiç görmediğimiz bir şehre gidip sokaklarında kaybolmak yerine “nasıl daha iyi olucam, bu Instagram’daki parlak hayatlar gibi ne zaman bu kadar güzel yaşayacağım?” diye serzenişte kalıyoruz? Neden mesela yapmaktan, bakmaktan çok keyif aldığımız şeyleri yapmak yerine, yapmayı pek de sevmediğimiz ama yapmak zorunda olduğumuz işlerin ağırlığıyla çöküyoruz? Hayat bunların karışımı değil mi? Hayat her ne olursa olsun keyif almak değil mi? Neden hala başaramadıklarımız yüzünden, keyif almamız gereken diğer her şeyi pas geçiyoruz? Hayat bir şeyi başarmaktan ibaret değil ki. Hayat sonuna kadar yaptığımız her şeyden ibaret. Her küçük andan, her küçük temastan, her tesadüften, bunlara verdiğimiz her tepkiden ibaret. Tam burada sıradaki altı çizili cümleme geliyorum:
“Zamanı öldürmek konusunda çok iyi bir cümle okudum” diyor babası. “Çok geç oldu, erkenden.”
Yaşamaya başlamak için çok geç olmamasına dikkat etmeli insan, erkenden.
Son olarak Antonio’nun yeni edindiği bir arkadaşından duyduğu şu cümlenin altını çizmişim:
“Neşeyi saçıp savurmak gerekir, onu israf etmemenin tek yolu budur. Nihayetinde zaten yok olup gidecektir.”
Öyle neşeli bir pazar gününüz olsun ki, hunharca saçıp savurun herkese. Zaten yok olup gidecek yakında, sakın geri durmayın, sonuna kadar savurun ortalığa neşenizi. Etrafınızdaki herhangi birinin bu minik şova ne kadar ihtiyacı olabileceğini tahmin edemeyebilirsiniz.
Bu pazar içimden bu kitabı ve aldığım notları paylaşmak geldi. Bir kere daha okunmalı bu kitap. Altını çizmediğim, fark edemediğim o kadar başka güzellikler var ki. Ama bunları düşünmek, neden altını çizdiğimi anlayabilmek kıymetli olan. Anlamanın en iyi yolunun anlatmak olduğunu bildiğimden size anlatıyorum aslında. Nihayetinde bu bir yolculuk. Kendime olan bir yolculuk.
Eğer okursanız, ve sizin altını çizdiklerinizi benimle paylaşırsanız müthiş keyifli olur.
Tekrar görüşmek üzere!




Çok keyifli bir pazar okuması oldu, kalemine sağlık🙏🏼❤️