Merhaba!
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitaptan gerçekten çok etkilendim. Adler psikolojisine odaklı Mutlu Olma Cesareti isimli kitap tam olarak şu soruya odaklanıyordu: şu andan itibaren, tam bu andan itibaren, ben ne yapmalıyım?
İnsanın hem kendi sözlerine ve tutumuna bakarken, hem de başka insanların sözlerine ve tutumuna bakarken, bunların ardında ne türden hedeflerin gizlendiğini düşünmek lazım. Bu, Adler psikolojisinin temelini oluşturuyor. Buna da teleoloji deniyor.
Ne demek teleoloji? Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun, hiçbir şey bunlar tarafından belirlenmiyor demek. Bu şeyler isterse travmalar olsun, önemi yok. Çünkü insanlar geçmişteki nedenlerin güdümünde değildir. İnsanlar şimdiki hedeflere göre yaşarlar.
Örneğin şunu diyen birini düşünelim; “Benim yetiştiğim çevre kötüydü, o nedenle karanlık bir kişiliğim var.” Adler bunun koccaman bir hayat yalanı olduğunu savunur. Aslında bu kişinin daha en baştan şöyle bir hedefi vardır; “İnsanlarla ilişki kurup incinmek istemiyorum.” Bu hedefi gerçekleştirmek için de insanlarla ilişki kurmasını engelleyen karanlık bir kişilik seçmiştir. Kendine böyle bir kişilik seçmesine bahane olarak da geçmişte yetiştiği koşulları öne sürer.
Başka bir ifadeyle, bizler geçmiş olaylar tarafından yazgısı belirlenmiş varlıklar değiliz. Aksine, yaşadığımız olaylara verdiğimiz anlamlarla kendi hayatımızı kendimiz belirliyoruz.
Şimdiye kadar ne yaşamış olursan ol, bunların hayatının devamının nasıl yaşayacağına dair hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Burada ve şu anda yaşayan biri olarak kendi hayatında nasıl bir yol izleyeceğine kendin karar veriyorsun. Yani biz insanlar, geçmiş travmaların insafına kalacak kadar kırılgan değiliz. İşte Adler’in fikirlerinin temelinde, insanın kıymetine ve potansiyeline dair güçlü bir inanç vardır dostlarım.
“İnsanlar değişemez”in asıl nedeni
İnsanlar, kendi hayatlarını her an kendileri belirleyebilir. Tekrar ediyorum, bizler, her an kendi hayatını belirleyebilen varlıklarız. Yani, yeni benlikler seçebilen varlıklarız. Ama yine de bir insanın kendini değiştirebilmesi, değişmek istese bile, çok zordur. Kolay değildir. Neden sizce?
Bunun temeline gitmek için “değişim nedir?” sorusuna biraz derinlemesine inmemiz gerekecek.
Biraz risk alıp aşırı bir ifade kullanacak olursak, değişimi gerçekleştirmek ölmek demektir. Farz edelim ki şu anda hayatınla ilgili sıkıntıların var. Kendini değiştirebilmek istiyorsun ama kendini değiştirmek demek, şimdiye kadarki kendinden vazgeçmektir. Şimdiye kadarki benliğini inkar etmek ve şimdiye kadarki yüzünü bir daha göstermemektir. Adeta onu mezara göndermektir; çünkü bunu yaptığında artık yeni benliğine yeniden doğacaksın.
Peki, şu anki durumuna dair memnuniyetsizliğinden bağımsız olarak ölümü seçebilir misin? Uçsuz bucaksız karanlığın içine atabilir misin kendini? Söylemesi kolay ama buna cüret etmek zor. İnsanlar bu yüzden değişmeye çalışmaz. Hayat ne kadar zorlaşsa da her şey olduğu gibi kalsın ister. Nihayetinde mevcut durumlarını korumak için, “böyle de iyiyim” diyebilecekleri şeyleri seçerek yaşarlar.
Peki, bir insan “şimdiki ben”ini aktif bir şekilde olumlamaya çalıştığında, o kişinin geçmişine nasıl bir renk verir bu? Kişi, geçmişini şöyle özetler: “Çok şey yaşadım ama bununla barışığım”… Tanıdık geldi mi?
Şimdi’yi kabul etmek için geçmişteki mutsuzlukları da kabul etmek gerekiyor. Hepsi de bir şekilde “şimdiki ben”i olumlamaya çalışıyor. Bununla barışığım diye hissetmek istediğimiz için, geçmişi güzel anılara dönüştürüyoruz.
Bunun bir de aksi tarafını düşünelim, tam olarak buna ters yönden yaklaşalım. Ben bu modele hiç uymuyorum diye düşünebilirsiniz. Ortaokulu ve lisedeki bütün baskıcı ve mantıksız öğretmenlerinize hâlâ öfke dolu olabilirsiniz. “Okul hayatının benim için iyi yanlara dönüşmesine imkan yok, onları çok kötü hatırlıyorum” diye düşünüyor olabilirsiniz.
Bunun nedeni, “şimdiki ben”den memnun olmamanız... Düz ifade etmek gerekirse, idealden uzak bir şimdiki beni aklamak için bütün geçmişini grinin aynı tonuna boyuyoruz. Okul yüzünden ya da o hoca yüzünden diye görmek istiyoruz durumu, çünkü böylece ihtimallerde yaşıyoruz. Eğer ideal okula gitmiş olsaydım, ideal öğretmene denk gelmiş olsaydım, bugün asla bu durumda olmazdım...
Çünkü mesele, geçmişte yaşananlar değil; “şimdiki ben”in, geçmişe nasıl bir anlam verdiği. Yani şimdin, geçmişini belirler.
Bunu tarih kitaplarında da görebiliyoruz aslında. Tarih, zamana tabi güçlerce sürekli değiştirilir. “Haklı olan benim” diyen iktidar sahiplerince, kendi mantığına uygun olarak, büyük bir maharetle manipüle edilir daima. Tarihteki doğrular daima şimdiki zamanca belirlenir. Örneğin, diyelim ki bir ülkede silahlı bir grup darbe planlıyor. Bastırılırlar ve girişimleri başarısızlıkla sonuçlanırsa, tarih kitaplarına vatan hainleri olarak geçeceklerdir. Ama olur da bu darbe başarıya ulaşır ve hükümet devrilirse, bu kişiler tarihte zorbalığa karşı çıkmış kahramanlar olarak da anılacaktır. Tarih, zafer kazananlar tarafından daima yeniden yazılan bir şeydir…
Bireyler olarak bizim için de durum böyle. Her insan, kendince bir “ben” hikayesi oluşturur. Şimdiki beninin meşruiyetini kanıtlamak için kendi geçmişini yeniden yazar. Kişi, geçmişindeki sayısız olaydan yalnızca şimdiki hedefleriyle uyumlu olanları seçer; onları anlamlandırır ve anıya dönüştürür. Öte yandan, şimdiki hedefleriyle ters düşenler silinir.
“Şu kötü insan” ve “zavallı ben”...
Dertsiz bir hayat yaşayan hiç kimse yoktur muhtemelen. Her insan üzücü deneyimler, aksilikler, katlanılmaz acılar ve büyük hayal kırıklıkları yaşar. O halde, neden bazı insanlar bu acıklı olayları ders ya da anı diye adlandırırken, bazıları da bunları takılıp kalıp mutlak travmalar olarak görür?
Aslında, onlarınki geçmişe takılı kalmak değildir. O mutsuzluk rengine bürünmüş geçmişe ihtiyaçları vardır. Biraz sert bir ifade olacak ama, trajediden doğan acıya bağlanıp, şimdideki mutsuzluğun acısını unutmaya çalışırlar.
Adler, bunu bir piramitle daha iyi anlatıyor aslında. Bu piramit, bizim ruhsal yapımızı temsil eden bir piramit. Piramidin bir tarafında “şu kötü insan” yazar, diğerinde ise “zavallı ben.”
Danışmanlık almaya gelen çoğu insan genellikle bu ikisinden biriyle başlar konuşmaya. Ya gözyaşları içinde başlarına gelen mutsuzluktan yakınırlar, ya da canlarını yakan insanlara öfkelerinden ya da onları çepeçevre kuşatmış toplumdan söz ederler. Bu sadece danışmanlıkta olmaz; aile ile ya da arkadaşlarla konuşurken ya da fikir alışverişi yaparken de, o an söylediğimiz şeyin bilincinde olmak kolay bir şey değildir. Ama bu şekilde görselleştirildiğinde, bahsettiğimiz şeyin aslında bu ikisinden ibaret olduğunu net bir şekilde görebiliriz.
“Şu kötü insanı” suçlamak ve “zavallı beni” savunmak, eminim tanıdık gelmiştir... Ama birbirimize konuşmamız gereken şeyler bunlar değil. Şu kötü insanın kötü olduğunu ne kadar doğrulamaya çalışırsan çalış, zavallı ben hakkında ne kadar yakınırsan yakın, bunları dinleyen biri olsa bile, anlık bir rahatlama yaşasan bile, bu seni gerçek bir çözüme götürmeyecektir.
Ne yapılabilir o halde? Piramidin üçüncü köşesine, göremediğimiz o soruya geliyoruz: “şu andan itibaren ne yapmalıyım?”
Konuşmamız gereken şey gerçekten de bu. Şu kötü insan gibi şeylere ihtiyacımız yok, zavallı bene de gerek yok. Şu andan itibaren, tam bu andan itibaren, ben ne yapmalıyım?
Hâlâ bu sorunun cevabını arıyorum aslında. Bulduğumda değil ama sorduğum her an, değişime biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Siz de son zamanlarda böyle bir “şu andan itibaren” anı yaşadınız mı? Görüşlerinizi duymayı çok isterim!
Çok önemli not: Bu yazıya, Adler psikolojisinin detaylandırıldığı “Mutlu Olma Cesareti” isimli kitap ilham olmuştur. Okuyun, okutun dostlarım.
Hande




Yazınızı çok beğendim. Pazar akşamı tam da yeni haftaya başlamadan önce bana yeni bir bakış açısı verdi. Teşekkürler ✨